31 Mart 2010 Çarşamba

Önsöz


Soğuk Savaş yıllarında dış politika üretmek oldukça kolaydı. Dünya, iki kutuplu bir istikrar zeminine oturmuştu. Bağlı olduğunu kutup, size bazı dış politika misyonları ve avantajları verirdi, siz de ona göre davranırdınız. Bu stratejik tablo, dış politikayı sabitleştirmiş, adeta zamanın akışını yavaşlatmıştı. On yıl önceki stratejik tablo ile on yıl sonraki stratejik tablo arasında ciddi bir farklılaşma olmazdı. Bu pozisyonda, Türkiye gibi ülkelerin Dışişleri Bakanlıklarına düşen iş, resmi yazışmaları, diplomatik temasları düzenlemekten, kısacası "kırtasiyecilik"ten öteye gitmezdi.

Oysa Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte dünyanın stratejik tablosu çok hızlı bir değişim sürecine girdi. Bu süreç, özellikle Türkiye'yi yakından ilgilendiriyordu. Çünkü Türkiye'nin üç dış politika yönünden ikisinde, yani Balkanlar ve Kafkasya-Orta Asya'da, köklü bir rejim değişikliği yaşandı. Sovyetler Birliği sınırları ya da etki alanı içindeki cumhuriyetler bağımsızlıklarını elde ettiler. Dahası, bu cumhuriyetler, "Türk kimliği" ya da "Osmanlı mirası" nedeniyle Türkiye ile yakın tarihsel ve kültürel bağlara sahiptiler. Bu noktadan hareketle, Türkiye'nin bu iki zıt yönde, Balkanlar ve Kafkasya-Orta Asya yönlerinde stratejik bir açılım, bir etki alanı oluşturması hayalleri yeşerdi. "Adriyatik'ten Çin'e Türk dünyası" sözleri, bu hayalin ifadesiydi.

Ancak sözkonusu "Adriyatik'ten Çin'e" hayalleri, somut politikalarla desteklenemedi. Çünkü Türkiye Soğuk Savaş sonrası dünyaya hazırlıksız yakalanmıştı. Kendisine "hayat sahası" oluşturması için gerekli olan strateji üretim gücüne sahip değildi. Bunun en açık örneği Azerbaycan'da yaşandı (halen de yaşanıyor): Rusya, sahip olduğu güçlü ve atak devlet mekanizmasını, örneğin başarılı gizli servisini kullanarak Azerbaycan'da darbe yaptırdı; Türkiye'ye yakın olan iktidarı değiştirip, kendisine yakın olanı getirdi. Türkiye ise bir karşı-hamle yapacak güç, bilgi ve deneyime sahip değildi. Bir başka ülkede "darbe yaptırmak" ya da o darbeyi engellemek gibi bir kavram, Türk dış politikasına yön veren zihinler için çok yabancıydı.

Balkanlar'da da umulan "etki alanı" yaratılamadı. Türkiye'nin Bosna-Hersek krizindeki rolü Batı'nın çizdiği sınırların dışına çıkamadı. Türkiye, uluslararası topluluğu harekete geçirmek için BM ya da NATO koridorlarında umutsuzca dolaşmaktan başka ciddi bir şey yapamadı. Bosna'nın asıl ihtiyacını, yani silahı ise-bölgeyle hiç bir tarihsel bağı olmayan ve dolayısıyla Türkiye'ye göre çok daha uzak ve dezavantajlı kalması gereken-büyük ölçüde İran karşıladı. Sonunda ABD, Türkiye'nin umutsuz diplomatik girişimlerinin hiç bir payı olmadan, yalnızca kendi hesapları sonucunda krize el koydu. Bu hesapların içinde, Clinton'ın seçim endişelerinden de öte, "Bosna'yı İran etkisine kaptırmama" düşüncesi ağırlıklı olarak yer alıyordu. Sonuçta, bugün Bosna'da bir ABD-İran kutuplaşması yaşanıyor. Türkiye'nin adı ise anılmıyor bile.

Kısacası Türk dış politika mekanizması, dünyadaki yeni stratejik oluşum içinde oldukça "acemi" kaldı. Soğuk Savaş döneminin "kırtasiyecilik" misyonunu aşıp, içinde bulunduğu bölgeyi kendi çıkarları için düzenlemeye çalışan bir "bölgesel güç" haline gelemedi. (Bunda, Türkiye'nin 1990'ların başından bu yana içinde bulunduğu siyasi istikrarsızlığın ve ekonomik krizlerin de kuşkusuz büyük bir rolü vardır).

Ancak Türkiye'nin önündeki fırsat henüz kaçmış değildir.

Bu fırsatı değerlendirebilmek için de, hem devlet hem de toplum olarak Soğuk Savaş sonrası dünyanın şartlarını iyi kavramak ve buna uygun bir "milli strateji" belirlemek şarttır. Türkiye, devlet ve toplum olarak, Osmanlı'nın mirasını taşıdığının bilincine varır ve dış dünyayı bu bilince uygun bir biçimde değerlendirmeye başlarsa, sözkonusu "milli strateji" şekillenir. Bir kez şekillendikten sonra da, gerçeğe dönüşmesi yalnızca bir "konjonktür meselesi" olur.

MİLLİ STRATEJİ, devlet ve toplum düzeyinde gerçekleşmesi gereken sözkonusu zihinsel değişikliği harekete geçirmek için hazırlandı. Kitap içindeki makaleler, Türk dış politikasının bazı temel meselelerine yeni bir vizyon ile yeni bakış açıları getirmektedir.

Hedef, Türkiye'nin daha güçlü, daha etkili ve kendi kimliğine daha çok sahip bir ülke olmasıdır.

Dış Politikada Akıl, Psikoloji ve Tavizsizlik


Dış politikayı yönlendiren çevrelerin, yani en başta Hariciyecilerin sık sık seslendirdikleri bir düşünce vardır. Buna göre, bir ülkenin dış politika gücü ve izleyebileceği dış politika seçenekleri, yalnızca onun siyasi, ekonomik ve askeri gücü ve bir de sahip olduğu stratejik konum tarafından belirlenir. Bu mantığın doğal sonucu şudur: Siz, ancak sahip olduğunuz güç ile etrafınızdaki güçlerin kesişiminden ortaya çıkan sabit bir dış politika izleyebilirsiniz. Mevcut şartlar, ülkeyi yönetenlere fazla bir strateji tercihi imkanı vermez.

Aynı düşünce, şu sonucu da beraberinde getirmektedir: Bir ülkenin, örneğin Türkiye'nin, değiştirilmesi mümkün olmayan dış politika zorunlulukları vardır ve başa hangi hükümet geçerse geçsin, bu zorunluluklara uymak durumundadır.
Kısacası, Hariciyecilerin dedikleri şudur: "Mevcut şartlar, tek bir dış politika şablonu ortaya çıkarmaktadır ve biz de bu şablonun gerektirdiği politikaları aynen uyguluyoruz. Siz de olsanız, daha farklısını ve en önemlisi daha iyisini yapamazsınız."

Oysa bu düşünce doğru değildir.

Çünkü bir ülkenin dış politikasına etki eden bileşkenler içinde, üstte saydığımız "teknik" faktörlerin (yani bir ülkenin siyasi, askeri ve ekonomik gücünün) yanısıra, bir de "teknik" olmayan çok önemli bir faktör daha vardır; dış politikaya yön veren karar merkezlerinin "akıl" düzeyi. Bu "akıl" kavramının içine; ulaşan istihbaratı analiz edebilme ve yorumlama yeteneği, ya da bir başka deyimle "basiret"; ileri görüşlülük, geniş ve çok yönlü düşünebilme becerisi, planlama ve bu planı uygulama kabiliyeti gibi farklı zihinsel vasıfları katabiliriz.

Pek çok insan, dış politikanın uzmanlaşmış kurumlar tarafından en iyi biçimde yönetildiğini düşünerek bu "akıl" faktörünün önemli olmadığına inanır. Oysa o sözkonusu kurumlar da insanlar tarafından yönetilmektedir. Bu yüzden, insan ürünü olan her şeyde ortaya çıkan "akıl farkı", dış politikada da kendini gösterir.

Akıl ve Satranç
Dış politikayı bir satranç karşılaşmasına benzetmek yaygın bir düşüncedir. Bu benzetmeyi, konumuzu açıklamak için kullanabiliriz.

Bir satranç karşılaşmasının orta yerinde oyun durdurulur ve durum incelenirse, bir tarafın diğerinden, örneğin siyahların beyazlardan daha avantajlı bir durumda olduğu görülebilir. Bu noktada eski oyuncular yerlerinden kaldırılır da, yerlerine yenileri oturtulursa, oyunun geleceği için ne söylenmesi gerekecektir?

Kuşkusuz yalnızca oyun tahtasındaki "güç dengesi"ne bakarak, siyahların kazanacağını öne sürmek tutarlı bir iddia olmayacaktır. Çünkü, oyun tahtasındaki güç dengesi, karşılaşmadaki güç dengesinin yalnızca bir parçasıdır. Diğer parça ise, oyuncuların beynindedir. Eğer beyazların denetimini devralan oyuncu, ötekinden daha usta, ya da daha "akıllı" ise-mesela, siyahları oynayan kişi yalnızca iki hamle sonrasını hesaplıyor da, o 6-7 hamle sonrası üzerinde hesaplar yapabiliyorsa-oyun tahtasındaki "jeostratejik" dezavantajına karşın, siyahları yenmesi mümkün olabilir.

Aynı durum, ikiden çok daha fazla oyuncunun "taş" oynattığı dış politikada da geçerlidir. Ülkeler arasındaki güç dengesi, yalnızca "masa üzerindeki" güçleriyle değil, aynı zamanda "beyinsel" güçleriyle de ilgilidir.

Bu nedenle, "dış politikanın belirli gereklilikleri vardır, biz de onları aynen yapıyoruz, siz kafanızı yormayın" şeklindeki telkini bir kenara bırakıp, daha "akılcı" bir dış politikanın nasıl olabileceği konusunda düşünmek gerekmektedir. Bu noktada da, dış politikanın "aktif" ve "pasif" ya da "etken" ve "edilgen" şeklinde ayrılabilecek iki farklı tarzı olduğuna dikkat etmek gerekir.

İki Tarz-ı Siyaset

Yine satrançtan söz edelim. Satranç maçlarında oyunculardan biri diğerinden daha usta ve "akıllı" olduğunda, genellikle ortaya tek karar merkezi olan bir oyun çıkar. Bu tek karar merkezi, daha usta olan oyuncudur, çünkü oyunu kendi kafasındaki bir plana göre kurmaktadır. Karşı tarafın muhtemel hamlelerini hesaplamakta, bu muhtemel hamlelere karşı 4-5 aşamalı hamleler tasarlamakta, hatta kimi zaman karşı tarafı, kendi istediğine uygun bir hamle yapmak zorunda bırakmaktadır.

Öteki taraf ise, çok daha dar düşünmektedir. Oyununu kafasında oluşturduğu bir plana göre oynamamakta, yalnızca karşı tarafa reaksiyon vermektedir. Hep savunma durumundadır. Ama bu savunma da planlı ve sofistike bir savunma değildir. Yalnızca karşı tarafın tehlikeli bir hamle yaptığını gördüğünde, örneğin bir taşı tehdit altında kaldığında, kendi taşlarının yerini değiştirerek tek hamlelik savunmalar yapar. Her geçen adımda mat olmaya biraz daha yaklaştığının farkında değildir çoğu zaman.

Benzer bir durum, politikada da ortaya çıkabilir. Daha akılcı ve aktif bir dış politika izleyen bir ülke, karşısındaki diğer ülkeyi kısa sürede pasif duruma düşürebilir. Pasif duruma düşen ülke, etrafında yalnızca "dış tehdit"ler görür ve bu tehditlere karşı acilen bir şeyler yapmak zorunda hisseder kendini. "Biz aslında yalnızca barış ve dostluk istiyoruz" der ve etrafındakilerin neden sürekli "fitne-fücur" çıkardıklarını bir türlü anlayamaz.

Bu pasif konumda kaldığı sürece, dış politikası gerçekte "tehdit" olarak gördüğü güçler tarafından yönlendirilecektir. Bu "tehdit"lere karşı kendisine dostlar bulmaya çalışacak, belki de kendi ulusal çıkarları için gerçekte son derece zararlı olan ittifaklar kuracaktır. Bu "tehdit"lere karşı arkasını yaslayacak sağlam dayanaklar ararken, kendisine dost olarak gördüğü büyük güçlerin de evet-efendimcisi haline gelir. Bu güçlerin, örneğin Amerika'nın, desteğini arkasında sağlam tutmak için, onların her dediğine olumlu cevap vermesi gerektiğini düşünür. O güçlerle çıkarları uyduğu durumda anlaşmak, uymadığında da rahat bir biçimde "hayır" diyebilmek gibi bir "lükse" sahip değildir.

Bir süre sonra o hale gelir ki, "tehditlerinden yıldığı" ya da "medetini umduğu" bu dış güçlerin arasında, rüzgarın savurduğu bir yaprak gibi tümüyle pasif bir konum alır. "Tehdit saydığımız şu ülkelerle oturup konuşalım, hatalarımız varsa karşılıklı düzeltelim, müttefik saydığımız büyük güçlere de gerektiğinde hayır diyelim" gibi "aktif" bir düşünce aklından hiç geçmez. Aklına, "bu bizim müttefiklerimiz, acaba onlara sadakatimiz kalıcı olsun diye mi, düşman saydıklarımızla aramızı düzeltmemizi hiç istemiyorlar" diye bir şüphe de gelmez.

Bu durumda yapacağı tek şey, pasif bir biçimde, karşısına gelen dış politika gelişmeleri karşısında rutin tepkiler vermekten ibarettir. Hariciyecilerin, "biz mümkün olan yegane dış politikayı en iyi biçimde uyguluyoruz" derken farkında olmadan ifade ettikleri "çaresizlik" sendromu, işte tam da budur.

Dış Politikada Psikoloji Faktörü

Ülkeler arasındaki ilişkiler, bazı yönleriyle, insanlar arasındaki ilişkilere de benzer. Çünkü sonuçta dış politika da bir takım insanlar tarafından oluşturulmaktadır. Ve bu nedenledir ki, insanlar arasındaki ilişkilerde büyük rol oynayan psikolojik faktör, dış politikada da etkilidir.

Birbiriyle aynı ortamlarda bulunan iki insan arasındaki hiyerarşi ilişkisini düşünelim. Hangisinin "ast", hangisinin "üst" olacağı, toplumda kabul gören değerlere hangisinin daha çok sahip olduğuna bağlıdır. Birisinin ötekinden daha iyi bir mesleğe sahip olması, daha kültürlü, daha zengin, fiziksel yönden daha güçlü ya da estetik olması, gibi "teknik" faktörler, hemen her zaman aradaki "düzey" farkını belirleyecektir.

Ama bunların yanında, tarif edilmesi zor olan bir psikolojik faktör de vardır. Bu da, o iki kişinin, diğerinin konumunu hiç göz önünde bulundurmadan, kendilerini nasıl hissettikleri ile ilgilidir. O iki kişiden birinin, A kişisinin, her türlü "teknik" özellikte diğerinden (B'den) daha zayıf olduğunu varsayalım. Ancak A, tüm bu teknik özelliklerin dışında bir nedenden dolayı kendisine çok büyük bir güven duyuyor olabilir. Örneğin sahip olduğu inanç ya da ideoloji sayesinde, B'den çok daha üstün olduğu kanaatinde olabilir. Böyle bir durumda, B'nin A üzerinde herhangi bir otorite kurması kesinlikle mümkün olmayacaktır. Aksine, A'nın B'yi egemenlik altına alması mümkündür.

İşte bu psikolojik faktör, dış politikada da belirli ölçülerde etkilidir. Bir ülke, teknik kapasitesinin kendisine verdiği gücün daha "üstünde" bir üslup sergileyebilir. Eğer bunu başarılı ve istikrarlı bir biçimde sürdürürse, onunla muhatap olan diğer ülkeler de bundan etkilenecek, aynı insani ilişkilerde olduğu gibi, "ayağını denk alma" politikası izleyecektir.

Tavizsizlik İlkesi

Bu noktada, baştan beridir açıklamaya çalıştığımız akıl ve psikoloji faktörlerine dayanarak, "tavizsiz dış politika" kavramı üzerinde durabiliriz.

Gerçek bir örnek kullanalım. Türkiye, bilindiği gibi ABD'nin Irak'a karşı giriştiği Körfez Savaşı'ndan büyük zararlar gördü. İlk başta, "bir koyup, üç alma" formülünün işleyeceği sanılıyordu, ama Irak'la olan ticaretin ambargo nedeniyle durması, en başta da Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının dondurulması, Türkiye'ye büyük bir ekonomik zarar verdi. Türk hükümetleri, çeşitli kereler bu durumu ABD'ye anlatmaya çalıştılar, ama Washington'da kimse onları dinlemedi. Tansu Çiller, başbakanlığı sırasında, "madem ambargoyu deldirmiyorsunuz, o zaman en azından zararımızın bir kısmını karşılayın" şeklindeki bir teklifle ABD'ye gitti. Ancak, başta, Türkiye'yi "satılık müttefik" ilan eden-ve öte yandan da Cengiz Çandar'ın deyimiyle "Amerika'nın özellikle Yahudi kökenli yazarlarında pek sık görülen aba altından sopa göstererek askeri müdahale tehditleri içeren tahliller yapma" tekniğini uygulayan-Washington Post başyazarı William Safire olmak üzere, çok sert bir tepki ile karşılaştı.

Ancak Refah Partisi'nin iktidara gelmesinden bir kaç hafta sonra yapılan Çekiç Güç oylaması öncesinde, ABD, Ankara'nın yıllardır kulak tıkadığı bu haklı taleplerine bu kez tepki göstermedi ve Irak'la ticareti mümkün kılan BM karanın uygulamaya konmasını kabul etti. (Ancak Saddam'ın Talabani'ye karşı Barzani'ye destek olmak amacıyla Kuzey Irak'a girmesi ve ABD'nin de Irak'ı yeniden vurması yüzünden bu uygulama ertelenmiş bulunuyor.) Dahası, Çekiç Güç'ün süresinin uzaması için, Türk tarafınca daha önceleri istenen fakat geri çevirdiği bazı "Çekiç Güç düzenlemeleri"ne onay verdi ve Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti'ne öncülük etmeyeceğini deklare ederek taahhüt altına girdi.

Ne değişmişti? Türkiye "teknik" olarak aynı Türkiye'ydi. Ama yeni hükümet, kendisini ABD'ye "göbek bağı" ile bağlanmış bir hükümet olarak görmüyordu ve ABD bu tür bir taviz vermeseydi, ilişkiyi "inceldiği yerden koparma" alternatifini düşünebilirdi.

ABD, eskiden psikolojik yönden bağımlı bir Türkiye ile karşılaşıyordu. Ankara'dan bir talep geldiği ve kendisi bunu reddettiğinde, ikinci bir ses çıkmayacağına emindi. Türkiye'nin ABD'nin yaptırımlarını "eli mahkum" kabul edeceğini, Ankara'nın hemen her zaman "çantada keklik" olduğunu düşünüyordu. Ancak RP iktidarının yarattığı psikolojik farklılık, Washington'da "Ankara'nın kafasını kızdırmama" düşüncesinin etkili olmasıyla sonuçlandı. Nitekim kısa bir süre sonra Başbakan Necmettin Erbakan'ın; İran, Pakistan, Malezya, Endonezya ve Singapur'u kapsayan Müslüman ağırlıklı "Doğu seferi", Türkiye'nin önüne Asya-Pasifik ekseni üzerinden yeni bir dış politika yönü ve vizyonu açmakla, ABD'ye Türkiye'nin seçeneklerinin çok yönlü olduğunu açıkça gösterdi.

Yeni Bir Dış Politika Vizyonu

Tüm bunlar, Türkiye'nin dış politika mentalitesini değiştirmesinin ve "akıl" ve "psikoloji" faktörlerini göz önünde bulunduran çok yönlü bir "tavizsiz dış politika" tarzı ve vizyonu oluşturmasının zamanının çoktan geldiğini göstermektedir.
Eğer kendinizi bir güce endekslerseniz, ona açık açık "sadakat" gösterirseniz, psikolojik bir hegemonya altına girersiniz. Sizden sürekli taviz ister. Bu tavizlere karşı en fazla "mırın-kırın" edeceğinizi, ikinci bir ihtarı ile de sesinizi keseceğinize emindir çünkü. Başka gidecek bir kapınız olmadığından, onun isteklerini kabul etmeye mecbur olduğunuzu bilir. Bu kısır döngü içinde taviz üzerine taviz verir, o gücün arada sırada sizi öven, sizin ne denli önemli bir müttefik olduğunuzu anlatan demeçleri ile de tatmin bulursunuz.

Oysa eğer çok yönlü bir dış politika izlerseniz, örneğin Ortadoğu'da Amerikan-İsrail kampının kuyruğu olmak yerine, hem o kampla, hem de onun karşısındakilerle ilişki kurarsanız, bu kez psikolojik üstünlüğü ele almış olursunuz. Bu kez ABD, "sorun çıkarmasınlar, dediğimizi yapsınlar" mantığıyla değil, sizi küstürmeme ve kaybetmeme mantığı ile düşünecektir. Washington ile arası iyi olmayanlar da, sizi karşı kampa ait bir kaybedilmiş komşu olarak değil, dış dünyaya açılan bir pencere ve aklı başında bir ortak olarak görecektir. Bu tür bir güç dengesi içinde taviz vermezsiniz, çünkü kimsenin sizi taviz vermeye zorlayacak bir kredisi yoktur. Aksine, başkaları sizi ikna etmek için tavizler vermek zorunda kalır.

Baştan beridir ele aldığımız noktalara dayanarak şunu söyleyebiliriz: Türkiye'nin dış politikası, çok uzun zamandır, "akıl" gücünün etkin bir kullanımıyla yürümemektedir. Mevcut dış politikanın "alternatifsiz" sanılmasının ve gösterilmesinin nedeni budur. Bu nedenle de, dış politika "aktif" değil, "pasif" bir tarzda yürütülmekte, karar verme ve uygulama yöntemi değil, reaksiyon gösterme yöntemi kullanılmaktadır.

Bu yüzden psikolojik üstünlük tamamen öteki ülkelere kaptırılmış durumdadır. Dolayısıyla Türkiye, "teknik" gücünün kendisine verdiği imkanın da altında bir dış politika performansı sergilemektedir. Ayrıca, psikolojik üstünlüğün kaptırıldığı en önemli güç olan ABD, Türkiye'ye istediği tavizi dayatabilmektedir. Türkiye de, "aktif" olmak yerine, ABD'nin (ve Ortadoğu için düşünülürse, hatta İsrail'in) kendisi için belirlediği pozisyonu "pasif" bir biçimde korumaktadır. Böyle bir pozisyonda ulusal çıkarlarından taviz vermekten kendini alıkoyması ise mümkün değildir.

Çözüm ise, Türkiye'nin, "akıl" gücünü kullanan, psikolojik etkiyi lehine çeviren, aktif, çok yönlü ve tavizsiz bir dış politika uygulamasıdır.
MİLLİ STRATEJİ, "nasıl?" sorusunun cevabına ışık tutmak hazırlanmıştır.

Ortadoğu İlüzyonları ve Türkiye'nin Stratejik Yanlışları


Ortadoğu, jeopolitik dünya coğrafyasının en kompleks bölgesidir. Bölgenin, ya da en azından bölgeyi yakından etkileyen güçlerin sınırları, Fas'dan Afganistan'a, Rusya'dan Orta Afrika'ya kadar uzanır. Özellikle 20 yüzyılın en büyük değeri haline gelmiş olan petrolün bulunmasıyla birlikte büyük bir önem kazanan Ortadoğu, yine yüzyılın başından bu yana dünyanın en istikrarsız, en kanlı bölgelerinden biri olmuştur. Savaş, terör, işgal, katliam, baskı, tehcir gibi terimler, Ortadoğu lisanının alışılımış öğeleridir. Bunun yanısıra, bölgedeki ülkelerin ve diğer dış politika aktörlerinin aralarındaki ilişkiler de son derece karmaşık ve değişkendir. "Düşmanım dostu düşmanımdır" mantığının en çok rağbet gördüğü bölgedir dünyada. Fakat düşmanlar sık sık değişir. Ve tek bir değişim, "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığı içinde birden fazla yeni değişim oluşturur. Hesaplanması çok güç "domino teorileri" gelişir. Bu nedenle, dünyanın en kaygan stratejik zemini Ortadoğu'dadır.

Böylesine kaygan ve değişken bir denklemler zinciri üzerinde dış politika yapmak da, doğal olarak, son derece "tecrübeli", "uyanık", hatta "kurt" olmayı gerektirir. Nitekim bölgeye damgasının vurmuş olan devlet adamları; Kissinger, Ben Gurion, Esad, Begin, Sedat, Yamani, Schultz gibi ve daha yüzlerce "kurt"u içermektedir.

Ancak ne yazık ki, Türkiye, son dönemde izlediği dış politikası nedeniyle, hiç de böylesi bir "kurt" görüntü çizmemektedir. Aksine, Türkiye'nin iki temel stratejik açılım yönünde, yani Balkanlar ve Kafkasya/Orta Asya bölgelerinde ortaya çıkan "acemilik", üçüncü dış politika yönü olan Ortadoğu'da da çok keskin bir biçimde kendini göstermektedir. Dahası, Ortadoğu'da "acemi" olmak, Balkanlar ve Kafkasya-Orta Asya'da acemi olmaktan çok daha tehlikelidir.

Türk dış politika mekanizmasının Ortadoğu'da karşılaştıdığı sorunun, öncelikle bir teşhis sorunu olduğunu söyleyebiliriz; bölgedeki siyasi aktörlerin gerçek hedef ve hesapları teşhis edilememektedir. Belki de bu durumu "görme bozukluğu"ndan ziyade, "ilüzyon" olarak tanımlamak belki daha doğru olabilir. Görme bozukluğu görenle ilgili bir hatanın sonucudur, ilüzyonda ise, birileri var olan gerçekleri kasıtlı olarak size yanlış ya da eksik gösterir.

Türkiye'nin önüne sunulan ve başta medya olmak üzere dış politika ile ilgili çevrelerin önemli kısmı tarafından "yutulan" bu ilüzyonun temel işlevi, Türkiye'yi İsrail'in dış politika vizyonunun bir parçası haline getirmek olmuştur. Bu makalede, bu ilüzyon ile gerçekler arasındaki farkı inceleyeceğiz.

Amerikan-İsrail Objektifinden Ortadoğu Fotoğrafı

Amerikan-Sovyet çatışmasının sona ermesi ve Körfez Savaşı ile Amerikan hegemonyasının görüntüde de olsa tescillenmesinin ardından, Amerika ve İsrail yönetimleri tarafından yeni bir Ortadoğu resmi çizildi. Batı medyasının büyük isimleri ya da "saygın" dış politika gözlemcileri tarafından da onaylanan bu resme göre, Ortadoğu, Soğuk Savaş'ın ardından yeni bir iki-kutuplu sisteme oturmuştu. Bir yanda Amerika'nın uzaktan koordine ettiği ve İsrail'in başını çektiği bir "barış cephesi" oluşuyordu. İsrail'in yanına, Ürdün, Arafat'ın FKÖ'sü, Mısır ve muhafazakar Arap monarşileri ekleniyordu.
Öteki yanda ise tam bir "şer cephesi" kurulmuştu. Bu cephe, üç ülkeden, İran, Suriye ve Bağdat'taki Saddam rejiminden ve bir de ilk iki ülke tarafından desteklenen "terör örgütleri"nden müteşekkildi. (Gerçi Saddam'ın İran ya da Suriye ile arası iyi değildi, ama o da onlarla aynı "barış ve demokrasi karşıtlığı"nı paylaşıyordu).

Aslında bu ikinci cephenin tek daimi üyesi İran ve onun desteğini alan radikal İslami örgütler gibi gözüküyordu. Yapılan yorumlara göre, Saddam'ın devrilmesinin ardından-ki bunun pek yakında gerçekleşeceği öngörülüyordu-Irak da "normalleşerek" öteki "barış cephesi"ne katılacaktı. Suriye ise bazı tavizler ve usta bir diplomasi sonucunda İsrail'le barış yapmaya ve aynı Mısır gibi bir Amerikan müttefiki olmaya ikna edilecekti. Dolayısıyla, geriye bir tek İran kalacaktı, Sovyetler Birliği'nin yok olmasıyla birlikte boşalan "Şer İmparatorluğu" koltuğuna oturabilmek için.

Amerikan ve İsrail yönetimleri, bu yeni iki kutuplu modelin gerçek ve en önemlisi kalıcı olduğunda çok ısrarlı davrandılar. Bir ikinci ısrarları ise, Türkiye'nin de açık bir biçimde birinci cepheye katılması içindi. Belki binlerce kez tekrarlanan bir nakarata göre, "bölgenin yegane iki demokrasisi olan Türkiye ve İsrail'in yakın birer müttefik olmaları" en normal ve en gerekli gelişmeydi.

Bu argümanlarını desteklemek için de, en çok, Türkiye'nin hassas noktası olan terör konusunu kullandılar. Türkiye, 1980'lerin ilk yarısından itibaren giderek ivme kazanan bir ayrılıkçı terör belası ile karşı karşıyaydı. İşte bu yüzden, Amerikan-İsrail ikilisi, terörün en az Ankara kadar Kudüs'ü de rahatsız ettiğini ve gerçek bir çözümün ancak tüm bölgeyi kapsayacak geniş çaplı bir ortak anti-terör politikası ile durdurulabileceğini söylediler. Ankara, kendisine sunulan bu fotoğraf ve bu "çözüm yolu" karşısında, kendisini Amerikan-İsrail ikilisinin oluşturduğu "Yeni Ortadoğu" kavramı ve stratejisi içine oturtmayı en akılcı hareket olarak gördü. Karşılıklı resmi ziyaretlerle olgunlaşan bu yakınlaşma, İsrail ve Türkiye arasındaki Askeri İşbirliği Anlaşması ile de en belirgin meyvesini verdi.

Ancak ilk bakışta makul gözüken bu Ortadoğu fotoğrafı, gerçekleri tam anlamıyla yansıtmıyordu. Bazı detaylar fotoğraftan çıkarılmıştı ve bunlar son derece hayati detaylardı. Dahası, bu fotoğraf çok kalıcı bir pozisyonun resmi gibi gösteriliyor ve Türkiye buna göre davranmak zorunda bırakılıyordu. Oysa, detaylarından yoksun haliyle bile, yalnızca çok kısa bir zaman dilimi için geçerliydi. Fotoğrafın içindeki en yanıltıcı imaj ise, bizzat İsrail'in kendisine ait olan görüntüydü.
Bu nedenle, öncelikle İsrail'in gerçek görüntüsüne bir göz atmak gerekmektedir.

İsrail'in İkili Politika Geleneği

Soğuk Savaş döneminde dünya kamuoyunu meşgul eden konuların biri, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde uygulanan ırk ayrımı ("apartheid") politikasıydı. Beyaz azınlığın egemenliğindeki ülkede, siyahlar açıkça parya muamelesi görüyorlardı. Bu nedenle de Güney Afrika uluslararası topluluktan büyük bir tepki görüyordu. BM ve diğer uluslararası kuruluşlar, Güney Afrika üzerinde çeşitli yaptırımlar uyguluyorlardı. Apartheid ülkesi, uluslararası topluluktan "tecrit" edilmiş konumdaydı.
Ancak apartheid rejiminin istikrarlı bir müttefiki vardı ve uluslararası topluluğun baskılarını bu müttefiğin yardımıyla aşabiliyordu. Bu müttefik; apartheid rejimiyle, askeri ilişkiler, istihbarat yardımlaşmaları, ekonomik bağlar, hatta ortak bir nükleer programla bağlı olan İsrail'di.

Fakat, 1980'lerde apartheid'in daha da kanlılaşması ve uluslararası tepkinin daha da şiddetlenmesi üzerine, İsrail bu ittifakı kayıtsızca sürdüremeyeceğini anladı. Ama, ittifaktan vazgeçmek niyetinde de değildi. Bu nedenle ilginç bir politika izlemeye karar verdi: O da Güney Afrika'yı tüm dünya gibi sözlü olarak kınayacak, ancak gerçekte apartheid rejimi ile olan tüm ilişkilerini gizli olarak sürdürecek ve dahası, bu rejimin ayakta kalması için elinden geleni yapacaktı. Bu "ikili politika"nın mimarı ise, o zamanlar yine Başbakanlık koltuğunda oturan Şimon Peres'di. Kudüs İbrani Üniversitesi üyesi olan İsrailli profesör Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection adlı kitabında bu politikayı şöyle özetliyor: "Kamuoyu önünde, İsrail kendisi ve Güney Afrika arasına daha fazla mesafe koymaya çalışacaktı. Gizli cephede ise İsrail Güney Afrika'ya halkla ilişkilerden askeri ve karşı istihbarat önlemlerine kadar her konuda yardım ederek, ırk ayırımının tekrar canlanması için elinden gelen herşeyi yapacaktı..." 

Aslında İsrail, "ikili politika"yı başka yerlerde de uygulamıştı. Aynı Güney Afrika gibi ırk ayrımının acısını yaşayan Rodezya bunun bir örneğiydi. 1965 yılına kadar bir İngiliz sömürgesi olarak kalan ülkede, o tarihten sonra beyaz azınlığın yönettiği bir baskı rejimi kuruldu. Bu rejim dolayısıyla ülkeye Beyaz Rodezya adı veriliyordu. Ancak Ian Smith'in önderliğindeki beyazların bu egemenliği çok sürmedi; 1980 yılında ülkedeki iktidarı siyah çoğunluk ele geçirdi. İşte İsrail, bu Beyaz Rodezya'nın en önemli dostlarından biriydi. Benjamin Beit-Hallhmi'nin deyimiyle, "İsrail'in kendini Rodezya'daki beyaz iktidarın devamına adamıştı."  Ama İsrail dünya kamuoyuna farklı bir görüntü çiziyor ve ırkçı rejime uygulanan yaptırımları desteklediğini açıklıyordu. Irkçı rejimi desteklemek gibi "yüz kızartıcı" bir suçu, çok gizli bir biçimde işliyordu.

Aynı "ikili politika", İsrail-Kontra bağlantısında da uygulandı. Kontralar, Nikaragua'da 1979 yılında diktatör Somoza'yı devrimle indirerek sol bir yönetim kuran Sandinistalar'a karşı ABD'nin örgütlediği aşırı sağcı gerillalardı. İsrail ise en az ABD kadar işin içindeydi. Ancak dünya kamuoyu kontra-İsrail bağlantısını fazla duymadı. Çünkü İsrail resmi olarak, kontralarla herhangi bir bağlantısı olduğunu reddediyordu. Batı medyası da İsrail'in olaydaki rolünü küçük göstermek eğilimindeydi. ABD'li bir istihbarat uzmanı bu konuda şöyle demişti: "İsrailliler gizli bir operasyonun nasıl yönetileceğini çok iyi biliyorlar."  İsrail'in kontra operasyonunu gizli tutmak için kullandıkları bir yöntem de, bu faşist birliklerin eline Sovyet yapımı silah verilmesiydi. Böylece silahların kaynağı ortaya çıkmıyordu.

Tüm bu örneklerin yanında, İsrail'in "ikili politika" geleneğinin en çarpıcı örneği, Sri Lanka iç savaşında yaşanmıştı. Azınlıktaki Tamiller'in içinden çıkan Tamil Kaplanları adlı gerilla grubu ile Sri Lanka hükümeti arasında 1983'ten bu yana süren iç savaşa İsrail de dahil olmuştu. Ancak Yahudi Devleti ilginç bir şey yapıyordu: "Terörizme karşı" Sri Lanka hükümetine silah satıp askeri "know-how" aktarırken, bir yandan de Tamil gerillalarını askeri eğitimden geçiriyor ve silahlandırıyordu!... Öyle ki, Tamillere karşı ülkenin kuzey kıyılarını korumaları için Sri Lanka hükümetine İsrail yapımı Devora hücumbotları satılmış, Tamil gerillaları da hücumbotlara saldırı konusunda Mossad'ın Kfar Sirkin'deki üssünde eğitilmişlerdi! Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, durumu, "İsrail, iki tarafın da üst düzey askeri kuvvetlerini, iki tarafın bilgisi dışında, aynı anda eğitti" diyerek özetliyor.

Bütün bu örnekler, İsrail'in ne denli "çok boyutlu" bir dış politika uyguladığını göstermektedir. Yahudi Devleti, resmi diplomasi boyutundaki görünümünden çok farklı politikaları gizli boyutta yürütebilmektedir. Bir örgütü ya da bir ülkeyi desteklerken, Batılı Yahudi finans merkezleri sayesinde Batı medyası üzerinde kurduğu etkiyi kullanarak bunu gizleyebilmekte, etkili ilüzyonlar yaratabilmektedir.

Hiç bir şekilde "acemi" değil, aksine aşırı derecede "profesyonel"dir. Ve ne yazık ki Türk dış politikasında zaman zaman görülebilen "acemilikler", Yahudi Devleti tarafından çok profesyonelce kullanılabilmektedir.

Ankara'dan ve Kudüs'ten Suriye Fotoğrafları
İsrail'in bu özelliğini göz önünde bulundurarak Türkiye'nin Ortadoğu pozisyonlarını incelediğimizde, ilginç bir tablo ile karşılaşırız.

Bilindiği gibi, Türkiye ile İsrail arasında son bir kaç yıl içinde hızla gelişen "stratejik yakınlaşma"nın "mihenk taş"nı Suriye oluşturmaktadır. Her iki ülkenin de Suriye ile ciddi sorunları vardır ve "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığı ile hareketle ikisi arasında "doğal bir ittifak" olduğu söylenmektedir.

Nedir bu sorunlar? Ankara'dan bakıldığında gözüken tablo şudur: Suriye, Türkiye'nin stratejik düşmanı haline gelmiş bulunmaktadır. İki ülke arasındaki ihtilaf konuları; öncelikle su sorunu, ikinci olarak da Suriye'nin sınır konusundaki revizyonist tavrı (Hatay üzerindeki iddiaları) olarak belirmektedir. Bu nedenle Esad rejimi Türkiye'ye karşı "terör kartı"nı oynamakta, 1980"lerin başından bu yana PKK'yı desteklemekte ve barındırmaktadır. Dahası, su konusunda Türkiye'yi sıkıştırmak için diğer Arap ülkelerini de arkasına almaya, bir "Arap cephesi" oluşturarak bize karşı kullanmak istemektedir.

Kudüs'ten gözüken Suriye fotoğrafı ise şöyle özetlenebilir: Suriye, İsrail'le iki kez (67'de ve 73'te) savaşmış ve Golan Tepeleri'ni Yahudi Devleti'ne "kaptırmış" olan stratejik bir düşmandır. İsrail Golan Tepeleri'ni geri vermedikçe-ki bu İsrail açısından kolay kabul edilir bir hareket değildir-Suriye İsrail'le arasındaki teorik savaş pozisyonunu koruyacaktır. Bu savaşın en etkili yöntemi ise, Suriye'nin Lübnan'daki İsrail karşıtı silahlı direniş örgütlerine İran'la koordineli bir biçimde verdiği destektir.

Görüldüğü gibi, Suriye'nin Türkiye ve İsrail'le olan sorunlarının nedenleri birbirinden tümüyle farklıdır.
Ancak Türkiye-İsrail yakınlaşmasını pompalamak için kullanılan argüman, Suriye'nin "teröre destek verdiği" şeklindeki yuvarlak ve müphem bir söylemden başka bir şey değildir. Sanki Suriye, Türkiye ve İsrail'e karşı aynı "terör"ü körüklüyor ve doğal olarak da bu iki ülke Suriye'ye karşı ittifak yapmalı gibi bir tablo çizilmektedir.
Oysa Şam'dan geçen bu iki "terör" ekseninin yolları birbirinden çok ayrıdır. (Bunlardan İsrail'e yönelik olanının "terör" mü yoksa "direniş" mi olarak tanımlanacağı da ayrı bir tartışma konusudur.)
Dolayısıyla da, bu iki farklı "terör"den birinin sona ermesi, ötekini etkilemeyecektir.

Terörün Bulanık Görüntüsü

Tüm bunlara karşın, İsrail-Türkiye yakınlaşmasını pompalamak için; Şam'dan geçen her iki "terör" ekseninin birbiriyle bağlantılı olduğu ve bu eksenlerin Amerika-İsrail ikilisi tarafından birlikte yok edileceği, dolayısıyla Türkiye'nin elden geldiğince bu ikiliye "yanaşması" gerektiği şeklinde bir tablo çilmiş ve Türkiye'nin önüne konmuştur.
Yaklaşık üç yıllık bir maziye sahip olan bu tablo, Suriye'nin çok yakın gelecekte İsrail ile barış masasına oturacağı varsayımına dayandırıldı. Barış masasında Hafız Esad'ın önüne "terörden" vazgeçme şartı konacak ve böylece kurulacak olan Pax Americana, hem İsrail'i hem de Türkiye'yi bu beladan kurtaracaktı.

Oysa son yıllarda Türk medyasında sık sık gündeme getirilen, özellikle "İsrailseverler" tarafından ısıtılıp ısıtılıp öne sürülen bu argüman, gerçekte "kendi kendini kandırmak"tan başka bir şey değildi. Çünkü İsrail ve ABD tarafından önem verilen "terör", yalnızca İsrail'e yönelik olan silahlı örgütleri kapsıyordu. Türkiye'nin başını ağrıtan terörün, bu ikili için bir önemi yoktu.

Mehmet Ali Birand, 30 Ocak 1996 tarihli yazısında şöyle diyordu:
Suriyeli yetkililer ile yaptığım görüşmelerde duyduklarımı, sonradan Washington ve Ankara'dan da doğrulatınca hayretler içinde kaldım. Meğer biz boş yere bekliyormuşuz... Zira Suriye-İsrail barış görüşmelerinden 'PKK konusu' çıkarılmış. Görüşmelerde yine 'Suriye'nin terör örgütlerine verdiği desteğin bitmesi' ele alınıyor ancak PKK yok. Barış sürecine, sadece İsrail tarafından 'terör örgütü' olarak adlandırılan Filistin Kurtuluş Örgütleri'nin hesaba katılması kararlaştırılmış. 'Eğer PKK'yı da bu listeye alsaydık barış görüşmelerini tamamlayamazdık. Zira PKK artık Türkiye'nin değil, bölgedeki Kürt sorununun da ayrılmaz bir parçası oldu. Kuzey Irak ve bölgedeki Kürt sorununun PKK hesaba sokulmadan çözülemeyeceği anlaşıldı' diyen bir Amerikalı yetkilinin sözleri son derece önemli.

Birand, bu bilgilerin ardından, Ankara'da dış politika belirleyenleri "başlarını biraz kaldırıp, etrafa bakmaya" davet ediyordu. Ancak Birand'ın "başını kaldırmış" olması ve "Kral çıplak!" demesi bile fazla bulunmuş olmalı ki, bir kaç gün sonra aynı sütunda, aslında durumun o kadar da kötü olmadığını, Suriye-İsrail barışı ile PKK'nın da zayıflatılacağını yazmak zorunda kaldı. Buna karşın, Cengiz Çandar devreye girerek, Birand'ın birincisini yumuşatmak için yazılmış olan ikinci yazısı sırasında dezinformasyona kurban gittiğini, telkin altında kaldığını yazacaktı.

Çandar, 23 Nisan 1996 tarihli yazısında ise, şöyle diyordu: "Sizin 'terörizm'iniz, İsrail açısından hiç öncelikli değil. İsrailli yetkililer, bizimkilerin bize anlattıklarının tersine, 'PKK konusunda tavır almalarının niçin mümkün olmadığını' uzun uzun açıkladılar."

Çandar'ın da dediği gibi, İsrail konusundaki gerçekler, "bize anlatılanların tersine" gelişiyordu. Bunun bir diğer örneği, İsrail'den "terör karşı aktif yardım" geleceği söylentileriydi. İsrail ne zaman Bekaa'yı bombalasa, nedendir bilinmez, Türk medyasındaki İsrailseverler, "İsrail PKK'yı da bombaladı" diye bir haber ortaya attılar. Ancak her seferinde bunun gerçek olmadığı, İsrail'in yalnızca kendi işine baktığı ortaya çıktı. (Aynı şey, Gazap Üzümleri Operasyonu sırasında da yaşandı.) Dahası, ne zaman Türk ve İsrailli yetkililer arasında bir görüşme olsa, bir resmi ziyaret gerçekleşse, "İsrail Türkiye'ye PKK konusunda istihbarat yardımı yapacak" söylentileri yayıldı ve medyanın belirli kalemleri de bunu ballandıra ballandıra yazdılar. Ancak yine her seferinde bunun aslı olmadığı anlaşıldı.

Kısacası, İsrail'in Türkiye'nin terör sorununun çözümüne katkıda bulunmak gibi bir pozisyonu hiç olmadı. İsrail-Türkiye yakınlaşmasının temel argümanı olarak gösterilen bu beklenti, gerçekte bir ilüzyondu.

Ancak bunların üzerine şu tür bir argüman öne sürülebilir: İsrail'in bizim terör sorunumuzla uğraşması zaten beklenen bir şey değildir. Hiç bir ülke, bir diğeri için kendisini ilgilendirmeyen işlere bulaşmaz. Ortaklık, "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığı üzerine kurulacaktır. Suriye'nin İsrail tarafından, PKK'yla ilgisi olmayan nedenlerden bile olsa, "sıkıştırılması", Türkiye'nin yararına olacaktır.

Eğer İsrail'in Suriye'yi "sıkıştırması" her hangi bir şekilde Türkiye'yi olumsuz bir biçimde etkilemeyecek olsaydı, üstteki argüman belki kabul edilebilirdi. Oysa İsrail, Suriye konusunda Türkiye'ye karşı "ikili politika" geleneğinin yeni örneklerini geliştirmektedir.
Batı Kudüs'ün özellikle muhtemel bir İsrail-Suriye barışı ile ilgili olarak geliştirdiği ikili politika, Yahudi Devleti'nin Sri Lanka'daki iki yüzlü müdahalesini hatırlatır bir biçimde tehlikelidir.

İsrail-Suriye Barışı İçin "Sulu" Hesaplar

İsrail'in yazının başında değindiğimiz ikili politika geleneği, Ortadoğu'daki "barış" rüzgarının bir parçası olarak Türkiye'ye karşı da geliştirildi. 1992 yılında iktidara gelen İşçi Partisi tarafından geliştirilen bu çift yönlü strateji, bir yandan Türkiye'nin Suriye'ye karşı bir baskı aracı olarak kullanılmasını, öte yandan da Suriye'nin su sorununda İsrail'den gizli bir destek görmesini öngörüyordu.

Türkiye'de yaygın kanı, Suriye'nin terör örgütünü su için desteklediği, İsrail'le barış yaptığında terörden vazgeçeceği, bu nedenle de dolaylı olarak İsrail'in su konusunda Türkiye'nin yanında olduğu şeklindeydi.
Oysa aksine, İsrail su konusunda Türkiye'ye karşı Suriye ile aynı safta yer aldı.

İsrail ile Suriye'nin "su ittifakı", Golan Tepeleri'nden doğdu. İsrail, 1967 Savaşı'nda bu tepeleri işgal ettikten sonra bir daha geri vermemişti. Bunun iki nedeni vardı; Golan Tepeleri'nin askeri yönden önemli bir mevki oluşu ve tepelerdeki su kaynakları. İsrail-FKÖ barışının ardından gündeme gelen İsrail-Suriye barış planı ise, Yahudi Devleti'nin Golan'ı geri vermesini gerektiriyordu. Ancak Yahudi Devleti, bunun için iki şart öne sürüyordu; Golan'ın gerekirse Barış Gücü askerleri ile çevrelenerek İsrail'i askeri yönden tehdit eden bir mevzi olmaktan çıkarılması ve daha da önemlisi Golan'daki su kaynaklarının İsrail'e ait olmaya devam etmesi.

Kısacası İsrail, içinde bulunduğu şiddetli su ihtiyacı nedeniyle, Golan'ı verse bile, Golan'daki suyu vermek istemiyordu. Ancak yine büyük bir su sorunu yaşayan Suriye'nin böylesi bir su kaybına ikna olması zor gözüküyordu.
İşte bu noktada bir başka formül devreye girdi; Türkiye formülü!.. Eğer Türkiye, Fırat'tan Suriye'nin istediği gibi daha fazla su bırakırsa, Suriye de Golan'daki suyu İsrail'e gönül rahatlığı ile bırakabilecekti.

Aslında "Türkiye formülü" yalnızca İsrail-Suriye barışı için de geçerli değildi. Türkiye'nin Fırat'tan aşağıya daha fazla su bırakması, etrafındaki Arapların suyunu gasp eden ve bu nedenle de onlarla sürekli bir su kavgası içinde olan İsrail'i başka yönlerden de rahatlatacaktı. Kudüs'teki İbrani Üniversitesi profesörlerinden Hillel Shouval durumu şöyle özetliyordu:

Türkiye Suriye'ye daha fazla su verirse, Suriye de Ürdün'e Yarmuk ırmağından daha fazla su akıtabilecek. Ürdün'ün sulama imkanları artınca da Ghor kanalından Filistinlilere yılda yüz milyon metreküp su sevketmesi mümkün olacak. Türkiye'nin bu süreçte oynayacağı dolaylı rol budur.

Hürriyet yazarı Zeynep Göğüş, İsrailli uzmanlarla yaptığı görüşmelerin ardından bu tehlikenin farkına varmış ve henüz 1993 Ekiminde şu satırları yazmıştı:
Türkiye üzerindeki su basıncı bir süredir hissedilir biçimde artıyor. İsrail, özellikle Filistin'le barış sürecinin başlamasından bu yana, Fırat'ın sularından Suriye'nin daha fazla yararlandırılmasını istediği izlenimini uyandırıyor. İsrail-Suriye barış pazarlığında Fırat'ın suları da bir kart olarak masaya gelebilecek. İsrailliler, Suriyelilerden başka alanlarda taviz koparabilmek için 'Fırat'ın sularından daha fazla yararlanmanız için sizin tarafınızı tutuyoruz' diyebilecekler. 

1993'te "ihtimal" olarak gözüken bu tehlike, İsrail-Suriye barışının ufukta gözüktüğü 1995'te gerçeğe dönüşmeye başladı. İsrail'in Suriye ile olan flörtü, "Türkiye formülü"nü yeniden gündemin zirvesine oturttu. Ancak İsrail, yine kendisini perde arkasında tutmak istiyordu. Bu nedenle, Suriye, 1995'in son günlerinde arkasına Arapları alarak atağa geçti. Önce 27 Aralık 1995'te Şam'da bir Arap zirvesi yapıldı ve Türkiye'yi su konusunda uyaran bir deklarasyon yayınlandı. Bir kaç gün sonra da Suriye Türkiye'ye aynı konuda bir nota gönderdi. Yüzeysel bir bakış, diğer Arap ülkelerinin desteğini arkasında bulan Suriye'nin Türkiye'ye karşı harekete geçtiği yorumu yapabilirdi.

Oysa Suriye'ye cesaret veren güç, yalnızca diğer Arap ülkeleri değildi. Hafız Esad, her şeyden önemlisi, İsrail'den ve onun lobilerinden destek buluyordu. Fatih M. Yılmaz, 3 Ocak 1996 tarihli Milliyet'te yayınlanan "Suriye-İsrail Gizli Su İttifakı" başlıklı haberinde şunları yazmıştı:

Fırat'ın sularının paylaşımı konusunu bazı Arap ülkelerini de arkasına alarak son günlerde sürekli gündeme getiren ve Türkiye'yi köşeye sıkıştırmaya çalışan Suriye'nin bu girişiminin arkasında İsrail'in de bulunduğu belirtildi. Dışişleri Bakanlığı'nda Fırat ve Dicle'nin sularının paylaşımı konusunda hazırlanan bir raporda, İsrail'in işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri'nde kendisi için son derece önem taşıyan su kaynakları bulunduğu ve bunları hiçbir şekilde elden çıkarmak istemediği vurgulanarak, "İsrail Suriye'nin Golan'daki kaybının Fırat'tan verilecek fazla suyla kapatılmasını istemektedir" deniliyor... Uluslararası camiada Türkiye'ye yönelik baskıların arttığına dikkat çekilen raporda, "bu baskıların kaynağına inildiğinde karşımıza İsrail çıkmaktadır. 'Su, savaşa neden olabilecek bir anlaşmazlık konusudur', şeklindeki tezin arkasında Kahire ve Tel Aviv vardır" deniliyor.

İşte Türkiye'ye sürekli dostluk ve işbirliği mesajları yollayan İşçi Partisi hükümetinin gerçek politikası buydu. 1980'lerde Güney Afrika'ya karşı uygulanan "ikili politika"nın da mimarı olan Şimon Peres, bu kez de Türkiye'ye karşı bir "ikili politika" geliştirmişti. Suriye'den çektikleri yüzünden İsrail'den destek uman ve destek vaadiyle İsrail'in "yedeğine" alınan Türkiye, İsrail-Suriye barışı için el altından "kazıklanacak"tı. Bu barış, Türkiye'nin terör sorununa hiç bir şekilde yardımcı olmadığı gibi, üstüne üstlük, su sorununda da Suriye'ye büyük avantaj sağlayacaktı.

Ancak Türk basınındaki, akademik çevrelerindeki ya da dış politika üretim merkezlerindeki "İsrailseverler", bu gerçekleri ustaca görmezlikten gelerek, su sorununun ardındaki "İsrail-Suriye ittifakı"nın daha fazla hissedilmesini engellediler. Çünkü İsrail'e yakınlaşmak, onlar için, Türkiye'nin stratejik çıkarları açısından değil, asıl olarak ideolojik yönden gerekliydi. "Dünya görüşleri"nin temelini oluşturan anti-İslami içgüdüler, ancak dünyanın en önemli anti-İslami gücü olan İsrail'le bütünleşerek tatmin edilebilirdi.

İsrail'in ilüzyonu, sözkonusu İsrailseverlerin de katkılarıyla birleşince, ortaya Türkiye-İsrail Askeri İşbirliği Anlaşması çıktı. Bunun hemen ardından da, Şimon Peres'in giderayak Türkiye'ye verdiği son "hediye" geldi. İsrail uçaklarının bir kısmı Konya'da uçarken, diğer kısmı ile yapılan "Gazap Üzümleri" Operasyonu. Ya da, diğer bir deyişle, yüz kızartıcı bir suç ortaklığı.

Gazap Üzümleri ya da İsrail'e Suç Ortağı Olmak

Ortadoğu'nun şiddetli bir "İran yanlısı silahlı örgütler-İsrail" çatışması yaşadığı sırada, birden bire bir İsrail-Türkiye Askeri İşbirliği Anlaşması "oluşuverdi". Bu anlaşmanın içeriği, hatta varlığı bile pek kimse tarafından bilinmiyordu. İmzalanmasından 10 gün sonra, 6 Nisan tarihinde Milli Savunma Bakanı Oltan Sungurlu, "anlaşmanın gizlilik derecesini bilmiyorum, açıklama yapamam, zaten anlaşmanın içeriğinden de habersizim" diyordu. Aynı şekilde Dışişleri Bakanı da konudan habersizdi.

Anlaşmanın sonradan öğrenilen içeriği ise, Türkiye'den çok İsrail'e avantajlar sağlıyordu. İki ülkenin birbirinin hava sahasını askeri eğitim uçuşları için kullanabilecekleri öngörülmüştü, ama Türkiye'ninkinin 20'de 1'i etmeyen İsrail hava sahasının bizim için pek bir değeri olamazdı. Buna karşın, İran'a, Suriye'ye ve Irak'a sınırları olan Türkiye'nin hava sahası, İsrail için çok değerliydi. Anlaşma, ayrıca, İsrail gizli servislerine Türkiye üzerinden İran ve Suriye hakkında istihbarat faaliyeti yürütme şansı da veriyordu.

Kısacası anlaşma asıl olarak İsrail için karlıydı ve Türkiye'de de pek kimsenin haberi olmadan yapılmıştı. Bundan tek bir sonuç çıkıyordu: İsrail, nasıl olmuşsa olmuş, Türkiye'yi bir "olup bitti" ile kendisine yakınlaştıracak bir anlaşma ile bağlamıştı. Türkiye'de biraz "kim imzaladı"ya giden anlaşma, İsrail tarafında özenle ölçüp-biçilmişti.

İsrail'in anlaşmayı çok usta bir zamanlama ile gerçekleştirdiği kısa süre sonra ortaya çıktı. Yahudi Devleti, İsrail işgaline karşı Güney Lübnan'da üstlenen Hizbullah örgütüne karşı Gazap Üzümleri adını verdiği askeri operasyonu başlattı. Bu operasyonun nedeni, çoğu yorumda belirtildiği üzere, Şimon Peres'in seçim yatırımıydı.

Aslında operasyonun bunu da aşan gizli bazı amaçları vardı: Bunların en önemlilerinden biri, uzun vadede İsrail'in Güney Lübnan'daki "güvenlik kuşağı"nı daha genişletmek ve böylece bölgedeki su kaynaklarının tümünü ele geçirmek için "ön hazırlık" yapmaktı. Ön hazırlığın yolu ise İsrail'in uzmanlaştığı bir yöntemdi; "depopülasyon".

Ele geçirilmek istenen su kaynaklarının en önemlisi, kuşkusuz Lübnan'ın en önemli nehri olan Litani'ydi. İsrail, 1982'deki Lübnan işgalinden sonra oluşturmuş olduğu "güvenlik kuşağı" ile Litani'nin bir kısmına ulaşmıştı. O tarihten bu yana da sürekli Litani'den su çekiyor, bir başka deyişle suyu gasp ediyor. Gazap Üzümleri'ndeki gizli amaç ise, güvenlik kuşağını daha da büyüterek Litani'nin tümüne ulaşmaktı. İsrailliler, operasyonun başında, Lübnan yönetimine Litani nehrinin güneyinde kalan tüm yerleşim bölgelerinin boşaltılması için ültimatom verdiler. Operasyonlarda ise en çok Litani'nin güneyi vuruldu. Böylece İsrail, bu bölgede yaşayan 400 bin sivili zorla göç ettirmeyi ve Litani'nin suyunu tümüyle gasp etmeyi hesapladı. Bunun yanında, diğer bazı küçük su kaynakları da İsrail'in hedefleri arasındaydı. İsrail yanlısı Güney Lübnan Ordusu Radyosu'na 16 Nisan günü demeç veren bir İsrailli yetkili, "Ordu, operasyonlarını Awali ile Zahrani nehirleri arasındaki bölgeye genişletmek istiyor" demişti.

Kısacası, İsrail hükümeti Gazap Üzümleri'yle birden fazla kuş vurmayı hedefliyordu; Şimon Peres'in de gerektiğinde şahin olabileceğini göstererek yaklaşan seçimlerde puan toplamak, İsrail'in geleneksel hedefi haline gelmiş olan Litani'nin güneyinde "depopülasyon" uygulamak ve Hizbullah'ı askeri yönden zayıflatmak.

Ancak kuşkusuz bu operasyon gayrı meşru, hatta "terörist" bir operasyondu. İsrail, sivilleri bombalıyor, yüzbinlerce insanı göçe zorluyor, hukuka aykırı olarak oluşturduğu "güvenlik kuşağı"nı daha da genişletmek, daha doğrusu işgal ettiği bölgeyi büyütmek istiyordu. Buna karşı-ABD hariç- kısmen uluslararası topluluğun, asıl olarak da Arap ve İslam dünyasının şiddetli tepki göstereceği ise açıktı.

İşte Gazap Üzümleri'nin bu tepkiyi ateşlediği günlerde, İsrail'in savaş uçakları Konya'da sortiler yapıyorlardı. Türkiye, Arap ve İslam dünyasının nefretini üzerine çekmiş olan İsrail'e, kendi hava sahasında askeri uçuşlar yaptırıyordu. İran basını, "Türkiye sayesinde İsrail sınır komşumuz oldu" diye yazıyordu. Güney Lübnan'da dolaşan Türk gazetecileri ise, "İsrail işbirlikçisi Türkiye"den oldukları için Hizbullah'ın antipatisiyle karşılaşıyorlardı.
Tüm bunlar olurken, İsrail Büyükelçisi Zvi Elpeleg, Dışişleri Bakanı Emre Gönensay'a "Araplara karşı sıkı dur" mesajı veriyor, Gönensay da "İsrail ile ilişkilerimiz kimseyi ilgilendirmez" gibi son derece gayrı-diplomatik bir lisanla sivri çıkışlar yapıyordu.

Kısacası İsrail, ince bir zamanla ile Gazap Üzümleri'nden kısa bir süre önce hazırladığı, ancak bu tarafta "kim imzaladı"ya giden stratejik anlaşma ile, Türkiye'yi "suç ortağı" haline getiriyordu. Türkiye, "acemiliğinin" sonucunda, Yahudi Devleti'nin bu profesyonel manevrası ile Ortadoğu'daki tüm manevra kabiliyetini kaybediyor, "İsrail'in kuyruğu" olarak boy göstermeye başlıyordu.

Şimon Peres'in giderayak attığı son "kazık", bu oldu. İsrail'de seçim zamanı geldiğinde; Türkiye, "Yeni Ortadoğu" ilüzyonuna safça inanarak kendisini İsrail'in "suç ortağı" haline getirmiş ve İsrail'le yakınlaşmakla umduğu sonuçların hiçbirine ulaşamamış, dahası Suriye'nin İsrail vizeli su baskılarıyla karşı karşıya kalmış bir ülke görüntüsündeydi.

Likud İktidarının Sonuçları

İşçi Partisi iktidarı döneminde Türkiye'nin önüne konan ilüzyon, işte bu şekildeydi. Türkiye, "Ortadoğu'da iki cephe var, biri barış öteki şer cephesi" masalları ile İsrail'in arkasında saf tutmaya yöneltilirken, o "şer cephesi"nin Türkiye açısından en önemlisi olan Suriye, İsrail'le örtülü bir işbirliğine hazırlanıyordu. "Yeni Ortadoğu"nun en önemli aşamalarından biri sayılan İsrail-Suriye barışı, Türkiye açısından bu tür bir tehlike ve "arkadan vurma" içeriyordu.

İsrail'deki 29 Mayıs seçimlerinden sağcı Benjamin "Bibi" Netanyahu'nun ve Rafael ("Raful") Eitan'lı, Ariel ("Arik") Şaron'lu kadrosuyla Likud hükümetinin galip çıkması ise, "Yeni Ortadoğu" ilüzyonunu sona erdirmekle, Türkiye'nin içine girdiği stratejik facianın boyutunu daha iyi bir biçimde açığa vurdu.

Netanyahu'nun yeni Ortadoğusu, kendisini "İsrail müttefiki" olarak tescillemiş olan Türkiye'yi daha da zor durumda bırakacak gelişmelere gebe görünüyor. Likud'un programı; işgal altındaki topraklardan çekilmemeyi ve üstüne üstlük Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim birimlerini geliştirmeyi; İsrail tarafından "gasp" edilmiş olan Doğu Kudüs'ü tartışma bile konusu yapmadan sahiplenmeyi ve hemen her konuda eskisine göre çok daha sert ve tavizsiz bir dış politika üslubu geliştirmeyi öngörüyor. Bu tür bir İsrail'in 1980'lerde olduğu gibi uluslararası topluluk ve özellikle de tüm İslam dünyası tarafından kınanan bir ülke haline geleceğini kestirmek güç değil.

Bu durum, Gazap Üzümleri ile Türkiye'nin sırtına binen "İsrail'in suç ortaklığı" yükünü daha da artıracaktır. Sonuçta, tüm Arap ve İslam dünyası tarafından dışlanma tehlikesiyle yüz yüze kalacak olan Türkiye, kendisine destek olarak sadece İsrail'i bulabilecektir. Uyguladığı ikili politikalarla istediği zaman Türkiye'yi rahatlıkla arkadan vurabilecek olan İsrail'i...
Eğer Netanyahu barışçı bir dış politika izler de, barışın en önemli anahtarı olan Suriye ile masaya oturursa, durum Türkiye açısından yine tehlikelidir. Çünkü, Rabin-Peres yönetimi sırasında geliştirilen "Türkiye'nin suyu üzerinden barış" formülü, Netanyahu'nun da "barış" yöntemi olacaktır.

Bunların yanında, İsrail'in, İşçi Partisi iktidarından, hatta çok daha öncesinden gelen ve Likud yönetimi tarafından da kesintisiz sürdürülecek olan bazı dış politika tercihleri ve stratejileri de vardır ki, Türkiye'nin stratejik çıkarları ile ciddi bir biçimde çatışmaktadırlar. Bunların biri, Kuzey Irak sorunudur.

Sonuç
Türkiye'nin İsrail'e "kuyruk" haline getirilmesinin en büyük zararı, Türkiye'nin gereksiz yere dış politikada "cephe"ler açmasıdır. Türkiye, kendi şartları gereği açmış olduğu "cephe"lere, bir de "İsrail hatırı"için yeni "cepheler" eklemek zorunda bırakılmaktadır çünkü.

İran bunun en belirgin örneğidir. İran, resmi ideolojisini beğenin beğenmeyin, güçlü ve etkili bir devlettir. Ancak uluslararası bir tecrit altındadır. Bu nedenle dış dünyaya açılmak için "kapı"lara ihtiyaç duyuyor. En iyi "kapı" ise Türkiye'dir. Dolayısıyla Türkiye ile çatışmaya girmek, İran'a bir şey kazandırmaz.

Türkiye için de İran'la iyi ilişkiler geliştirmek yararlı. Zaten Suriye ile açılmış bir "cephe" var. Kuzey Irak başlı başına bir sorun. Bunun yanında bir de İran'la çatışmanın hiç bir anlamı yok. Hem İran, Türkiye'nin Orta Asya'daki Türki Cumhuriyetlerle ilişki kurabilmek için geçebileceği tek mümkün yol (öteki alternatif, yani Rusya, zaten konu dışı). Hem Rusya, hem de İran'la kavgalı bir Türkiye, nasıl "Orta Asya'da nüfuz alanı" hesapları yapabilir?...

Türkiye, İsrail ile "işbirliği" yaparken, daha doğrusu "İsrail'in kuyruğuna" takılırken, Suriye ile arasındaki su ve terör sorunlarına bir çözüm ummaktadır. Oysa, incelediğimiz gibi, İsrail bu konularda Türkiye'ye yarar değil, zarar getirecek stratejilere sahiptir. Türkiye'nin böylesi boş bir hayal uğruna, İsrail istiyor diye, İran'a karşı "cephe" açması, büyük bir stratejik yanlış olacaktır. Kuzey Irak'ta etkisi giderek artan İran'ı, Kürtlerle olan bu ilişkisini Türkiye'nin aleyhine çevirmeye yöneltmenin akılcı bir politika olmadığı ortadadır.

Tüm bunların yanında, Türkiye'nin İsrail'le olan yakınlaşması onu tüm İslam dünyasının gözünde giderek "İsrail'in suç ortağı" haline getirmekte, Türkiye'nin itibarını, inanırlığını, ağırlığını hızla eritmektedir.

Türkiye, bu yanlıştan bir an önce vazgeçmeli, Ortadoğu'da "aktif tarafsızlık" ilkesine uygun bir politika izlemelidir. Kendisini hiç bir gücün "kuyruğu" haline sokmamalı, gerektiğinde her ülkeyi kınayabilmelidir.

Eğer Gazap Üzümleri sırasında Türkiye, silik ve sessiz bir "suç ortağı" profilini çizmek yerine, İsrail'in uyguladığı terörü kınayabilseydi, tüm Ortadoğu'da ağırlık ve itibar kazanırdı. Bu tür bir Türkiye, İsrail ile Lübnan arasında arabuluculuk bile yapabilirdi. Ama dizginlerini İsrail'e teslim etmiş, dolayısıyla müstakil bir politikası olmayan bir ülke olarak kimse tarafından ciddiye alınmadı.

Çözüm, bir an önce "acemi"likten kurtulmaktır. Türkiye profesyonellerin at oynattığı Ortadoğu'da ancak o zaman bir etki alanına, itibara ve ağırlığa sahip olabilir.

Yoksa, bölgede yüzyıllarca barış ve istikrarın kaynağı olan Osmanlı'nın mirasını hergün biraz daha eritmeye devam edecektir.

Çekiç Güç'ün Gerçek Misyonu


Bugün Türkiye'de hakkında çok konuşulan, ama gerçek pozisyonu oldukça sınırlı olarak kavranabilen politik konuların başında Çekiç Güç geliyor. 5 yılı aşkın bir süredir konuşlanmış olduğu Adana İncirlik'teki üsten Kuzey Irak'ta "Kürtleri Saddam'dan koruma" adı altında, ilginç bir misyon sürdüren bu ABD ağırlıklı uluslararası askeri gücün Türkiye'ye zarar mı yarar mı getirdiği bir türlü anlaşılamamakta. Muhalefet partileri ve (kamuoyu araştırmalarının gösterdiğine göre) halkın ezici bir bölümü tarafından zararlı ve kesinlikle gönderilmesi gereken bir güç olarak algılanıyor, ama nedense iktidara oturan her hükümet, Çekiç Güç'ü yollama eğilimlerinden bir çırpıda vaz geçiyor.

Başlı başına bir sorun haline gelen Çekiç Güç hakkında doğru bir karar verebilmek için, konuyla ilgili istihbaratın titiz bir biçimde incelenmesi ve çok yönlü bir biçimde değerlendirilmesi gerekiyor. Bu makale bu inceleme ve değerlendirmeyi yapmakta ve Çekiç Güç'ün bilinmeyen misyonunu ve portresini gözler önüne sürmektedir.

Çekiç Güç hakkında satır aralarına sıkışmış olan istihbaratlar ortaya konulduğunda çıkan bu portre ise oldukça çarpıcıdır. Ortaya çıkmaktadır ki, Çekiç Güç, Kuzey Irak'ta bir Kürt Devleti kurma misyonunu kararlı bir biçimde yürütmekte, dahası Türkiye'ye karşı faaliyette bulunan bölücü terör örgütüne de el altından lojistik destekler vermektedir. Tüm bunları yaparken de, sosyal bir ilüzyonu devreye sokmakta, terör örgütü ile olan ilişkisini ört bas etmekte, hatta bu ilişkiyi ortaya çıkarma yolunda ciddi girişimlerde bulunan bazı etkili isimleri de karanlık yöntemlerle bertaraf etmektedir.

Arka plan

Körfez Savaşı'nın ardından başlayan Kürt ayaklanmasının başarısız olması ve Bağdat yönetiminin Kürt birliklerine karşı üstünlük sağlaması üzerine Kuzey Irak Kürtleri arasında Halepçe fobisi patlak vermiş, onbinlerce Kürt Türk sınırına yığılmıştı. Bu "emrivaki" üzerine Türkiye Amerikalı dostlarından yardım istemek zorunda kaldı. Amerikalılar, Richard Perle'nin mimarlığını yaptığı SEİA anlaşmasına dayanarak ve yanlarına İngiliz ve Fransız dostlarını da alarak İncirlik'e ünlü Çekiç Gücü yerleştirdiler.

Körfez Savaşı'nın ardından 12 Temmuz 1991 tarihinden itibaren Türkiye'de konuşlanmasına bu şekilde izin verilen uluslararası güçteki toplam görevli sayısı 1862 kişi. Çekiç Güç'ün askeri güç dağılımı şöyle: ABD (1416), İngiltere (183), Fransa (139), Türkiye (74), İncirlikte 1803, Pirinçlikte 49, Zaho'da 10 asker bulunuyor.

Uçak ve helikopter dağılımı: ABD (3 kargo destek ve tanker uçağı, 9 helikopter, 32 savaş uçağı), İngiltere (8 savaş uçağı, 2 tanker uçağı), Fransa (8 savaş uçağı, 1 tanker uçağı), Türkiye (4 savaş uçağı).

Huzur Operasyonu (Provide Comfort 2) adıyla konuşlanan Çekiç Güç'ün kağıt üstündeki amaçları da şöyle sıralanıyor: " 36. enlemin kuzeyinde Irak silahlı kuvvetlerinin faaliyetini hava keşfiyle saptamak, keşif sırasında yalnızca meşru savunma gerektiğinde silahlı çatışmaya girmek, keşif sonuçlarını, Pirinçlik ve Zaho'da kurulan Askeri Eşgüdüm Merkezi'ne bildirmek ve verilecek karara göre hareket etmek. Diyarbakır ve Zaho arasında helikopter ulaşımı sağlamak. Bölgede askeri gelişmeleri izlemek ve ilgili makamlara rapor vermek. İnsani yardım veren kuruluşlarla eşgüdümü sağlamak. Güvenlik sığınma bölgesinde hükümet dışı yardım kuruluşlarıyla eşgüdümü sağlamak."

Ancak adından da anlaşıldığı gibi, Çekiç Güç (Provide Comfort 2) Kuzey Irak'ta görev yapan ikinci "Huzur Operasyonu". Bunun bir de "birinci"si vardı. Bu birincisi son derece gizli yürütülmüştü ve Irak'ın Kuveyt işgalinden de önceye dayanıyordu. Milliyet'in Washington muhabiri Turan Yavuz, konuyla ilgili olarak şunları yazıyordu:

1991 Mayısı idi. Washington'dan Ankara hükümetine gönderilen nota, varış noktası Kuzey Irak olarak bildirilen ve 600 askerden oluşan bir özel tim grubunun Türkiye'ye getirileceğini bildiriyordu. Kuzey Irak'ta oluşturulan tampon bölgeye ABD askerleri yerleşmişlerdi bile. Acaba Washington neden ek bir gücün daha bölgeye gönderilmesi için istekte bulunuyordu? Daha sonra, bu iki gücün özelliği neydi? Adı İngilizcede "Special Forces" olarak bilinen bu gücün Kuzey Irak'da işi neydi?

Söz konusu özel güç ABD'nin ortaya ilk defa çıkardığı bir güç değildi. Bundan önce Vietnam, Lübnan, Panama gibi çeşitli dönemlerde dünyanın sıcak noktalarında kullanılan bir güçtü.

Hatta, Irak Kuveyt'e saldırmadan önce de söz konusu güç Irak'da bir hayli faal durumdaydı. Bu gücün bir özelliği de şuydu: İşgal edilen topraklarda kendilerine yakın gördükleri insanlarla ilişki kurup, mahalli idare ve hükümete karşı koyma, çeşitli sabotaj ve kontrgerilla taktiklerini öğretme görevini de üstlenmiş olması. Söz konusu özel güçte yer alan askerlerin bazılarının Arapça ve Kürtçe konuşabilir olması da başka bir ilginç yöndü. Özel güç Kuzey Irak'ta 6 ay kaldı ve "Provide Comfort" harekatının birinci süresinin sona erdiği Aralık 1991 tarihinde de geldiği gibi sessizce Kuzey Irak ve Türkiye'den ayrılarak ABD'deki üssüne geri döndü. Bu özel grupta askerlerin dışında kimler vardı? Irak'a denetimsiz neler soktular? 6 ay boyunca Irak'ın kuzeyinde neler yaptılar? Hangi konularda kimleri eğittiler, ne tür taktikler verdiler? Bunları kimse bilmiyor.

Bu "birinci Çekiç Güç" harekatı ile, Amerikalılar Iraklı Kürtlere "hükümete karşı koyma" yöntemlerini öğretmişler bir başka deyişle Kuzey Irak"ta oluşacak olan de facto Kürt devletine askeri "know-how" aktarmışlardı. Bu kuşkusuz, Irak"ın parçalanarak bir Kürt devleti kurulması fikrini kendine yönelik bir tehdit olarak gören Türkiye için de, diğer bölge ülkeleri ve hatta uluslararası kamuoyu için de kabul edilemez bir durumdu. İşte bu nedenle operasyon gizli yürütüldü ve Yavuz'un da belirttiği gibi bir çok yönü halen gizli kalmış durumda.

Amerika'nın bu gizlilik politikası sonra da devam etti. "İkinci" ya da "asıl" Çekiç Güç'ün bölgeye yerleşmesi sırasında da birçok ilginç olay yaşanıyordu. İlk olarak Türkiye'de sivil kıyafetlerle dolaşan ABD'li ve İngiliz yetkililerin sayılarında çoğalma görülmüştü. O günlerde Dışişleri Bakanlığı'na vize alınmak üzere gönderilen yabancı pasaportların sayısı oldukça kabarıktı. Özellikle, ABD ve İngiltere Büyükelçilikleri'nden gönderilen pasaportlarda söz konusu yetkililerin Türkiye'ye giriş çıkışları için Türk vizesi istenmekteydi. Dışişleri yetkilileri pasaportları inceledikçe şaşkına dönüyordu. Bazılarının normal olarak Türkiye'ye giriş damgaları vardı; ancak bazı pasaportlarda da giriş damgasından eser yoktu. İşin ilginç yanı, hem Türk vizesi hem de giriş damgası olmayan bu yetkililer o sırada Türkiye'deydi.

Peki Türkiye'ye nasıl girmişlerdi? Turan Yavuz şöyle yazıyor:
Bu kişilere Dışişleri yetkilileri aynı soruları sorduklarında İncirlik ve Diyarbakır yakınlarındaki Pirinçlik Üssü'nden Türkiye'ye giriş yaptıklarında vize almak için de vakitleri olmadığını belirtiyorlardı. Ayrıca söz konusu damgasız ziyaretler için NATO ülkelerinde askeri yetkililerin serbestçe giriş çıkış yapmasına olanak veren belgeler sundular. Bunun karşısında Ankara'nın yapacağı fazla birşey yoktu. Böylece damgasız ziyaretçilerin pasaportlarına Türk vizeleri verildi. Bu ziyaretçiler Türkiye'nin Güneydoğu bölgelerinde oldukça faal günler geçirdiler ve geldikleri gibi sessizce çekip gittiler. 

Çekiç Güç'ün bu mide bulandırıcı görüntüsü sonra da devam etti. İncirlik'te üslenen bu nev-i şahsına münhasır askeri birliğin gerçek amaç ve faaliyetleri bir türlü tam olarak anlaşılamıyordu. Buna rağmen, muhalefet oldukları dönemde Çekiç Güç'ü şiddetle eleştirmiş olan partilerin ve liderlerin hepsi, iktidara oturduklarında onun görev süresini uzatmak durumunda kaldılar. Çekiç Güç'ün görev süresini uzatma yetkisi, DYP-SHP koalisyon hükümetinin göreve başlamasıyla birlikte 20 Aralık 1991 tarihinde TBMM'ye bırakıldı. Uluslararası gücün süresi, Haziran 1992, 24 Aralık 1992, 24 Haziran 1993, 24 Aralık 1993, 14 Haziran 1994, 28 Aralık 1994 ve 27 Haziran 1995 tarihlerinde 6'şar ay, Kasım 1995'de ve Mart 96' da 3 ay uzatıldı.

Peki ilk baştan beridir kapalı bir yapıya sahip olan, gizli, örtülü operasyonlar yürüten Çekiç Güç'ün misyonu nedir. Dahası, Türk kamuoyundan gizli olarak yürüttüğü operasyonlar nedir?

Çekiç Güç ve Terör Örgütü

Çekiç Güç'ün örtülü operasyonlarının başında, Türkiye'deki bölücü terör örgütüne verdiği destekler gelmektedir. Türk kamuoyu ve gündemi ABD yetkililerinin "teröre karşı verdiği mücadelede Türkiye'nin yanındayız" şeklindeki demeçleriyle oyalanadursun, bu gizli destek profesyonelce yürütülmektedir.

Gazeteci yazar Ferruh Sezgin " Çekiç Güç Gitsin Mi Kalsın Mı?" başlıklı araştırmasında, Çekiç Güç ile terör örgütü arasındaki ilişkiyi şöyle anlatıyor:

Güneydoğu'da görev yapan subaylarımız PKK'nın Kuzey Irak kamplarında bizzat Amerikalı ve İsrailli uzmanların askeri eğitim yaptırdıklarını açıklıyorlar. Hatta bombalanan kamplara girildiğinde, bunlardan bir kısmının cesetlerine rastladıklarınıda ekliyorlar. Çekiç Güç'ün Türkiye içindeki PKK yuvalarına olan malzeme yardımları ya İncirlik'ten kaldırılan C-130 uçakları vasıtasıyla paraşütle atılıyor ya da yine aynı meydandan veya Diyarbakır'dan kaldırılan helikopterlerle ulaştırılıyor. En sarp dağ tepelerinde ele geçirilen ve "Buralara kadar nasıl taşımışlar" diye herkesi hayrette bırakan ağır silahların sırrı burada. Bizim sevgili müttefiklerimiz bunları PKK'nın ayağına kadar getiriyorlar. Çekiç Güç'ün "PKK'ya yardım operasyonları " nın sayısını bilen yok. Ama en az 12-13 kadarı, bölgede görev yapan Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları ve sivil devlet görevlileri tarafından daha 1992'nin başlarında yakalanmış durumdaydı.

1992'nin 10 Ocak'ını 11 Ocak'a bağlayan gece...
Diyarbakır havaalanında üslenmiş ve Çekiç Güç'e bağlı helikopterlerden biri, uçuş kulesine Kuzey Irak'a geçeceğini beyan ederek kalkış izni istiyor. Saat 19.00 sularında da havalanıyor. Türkiye-Irak uçuşlarında prensip olarak, uçaklarda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir görevlisinin de bulunması gerekiyorken bu uçuşta helikopterin içinde hiçbir Türk görevli yok. Amerikalılar, PKK'ya yardım malzemesi ulaştırdıkları her zaman yaptıkları gibi, bu seferki "operasyon"da da Türkiye'yi atlatıyorlar. Diyarbakır - Kuzey Irak arasındaki bir uçuşta, en acemi bir pilotun dahi yolunu şaşırması mümkün olamaz. Pilot Diyarbakır'dan havalandıktan sonra Midyat'tan itibaren İdil-Cizre-Silopi hattında uçarsa veya bu yerleşim birimlerinin güneyinden geçen "İpek yolu" nu takip ederse, Silopi'den sonra "Habur üzerinden" dosdoğru Kuzey Irak'a girer. Ayrıca yolu üzerinde, şaşırmasını önleyecek iki referans noktası daha vardır. Cizre üzerindeyken Dicle'yi ve Habur'a girerken Hezil Çayı'nı görmek zorundadır. Bu yüzden, olay ortaya çıktığında Amerikalıların öne sürdükleri "pilot yolunu şaşırmış" mazereti asla geçerli olamaz. Zaten, 10-11 Ocak gecesi Amerikalı pilot yolunu şaşırmıyor. Silopi üzerine geldiğinde, Habur'a varmak için güneydoğuya doğru uçmak yerine, rotasını kuzeydeki Cudi Dağı'na çeviriyor. Cudi'de kendisini bekleyen PKK'lılar var. Cudi Dağı'nın Şırnak'a bakan kuzey yamaçlarında, o zamanlar, PKK'nın bir "eğitim üssü" bulunurdu. Uludere-Şenoba güneyinden Hezil Çayı'nı geçerek Cudi'ye ulaşan PKK'lılar bu üsse kadar tırmanarak sızma parkı, nişancılık eğitim alanı, atış alanı gibi tesislerinde eğitim yaparlardı. Silopi üzerindeyken rotasını Cudi'ye çeviren helikopterin hedefi, bu eğitim üssüydü. Tabii, pilotun görevi de taşıdığı malzemeyi üsse bırakmak.
Ne var ki, gecenin karanlığı içinde helikopterin gürültüsü, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Cudi dağı güneyinde bulunan birliklerini alarma geçiriyor. Ellerinde bulunan havanlarla aydınlatma mermisi atarak çevreyi aydınlatmaya başlıyorlar. Helikopter, Koyunören Köyü'nü biraz geçmişken görülüyor. Yani yakalanıyor. Yakalanınca belki bunun paniği içinde, ama belki de tam bir profesyonellikle, süratle batıya -Diyarbakır'a doğru- dönerken taşıdığı malzemeleri de Hisar-Görümlü köyleri bölgesine boşaltıyor.

Gelin görün ki, o günden beri bu tür olayların sayısı yüzleri bulduğu halde, bırakınız ciddi bir tepki gösterilmesini, her altı ayda bir Çekiç Güç'ün görev süresi bir kez daha uzatılıyor.

Çekiç Güç'ün terör örgütüne verdiği bu tür yasak lojistik desteklerin yanısıra, dışarı sızan bazı haberler, Çekiç Güç karargahlarında örgüte yönelik sempati gösterilerinin yapıldığını da gösteriyor. Çekiç Güç'ün dokuzuncu uzatması yaklaştığı sıralarda, Kuzey Irak'taki Zaho kasabasındaki karargahda, Amerikalılara ait bölümde Abdullah Öcalan'ın fotoğrafı ile bir Kürdistan haritasının asılı olduğuna dair haberler, bunun en açık örneği. Baskın Oran, Çekiç Güç ile ilgili kitabında şunları yazıyor:

Bildirildiğine göre (Kemal Yurteri, "Çekiç Güç'te Öcalan Fotoğrafı", Cumhuriyet, 30 Mayıs 1995), irtibat bürosunda görevli Türk subayların duruma itirazları üzerine ABD'li subaylar "Bunlar yerel motifler" karşılığını vermişler, duvardakileri indirmek istememişler, bunun üzerine bir Türk subayı, aralarında Kürt yörelerine ilişkin manzara resimlerinin de bulunduğu malzemeyi duvardan indirip yere fırlatmıştı.

Haberi veren aynı kaynaklar, karargahta çalışmaya başlayan ve CIA elemanı olduğu bildirilen bir kadın diplomatın (Suzanne McCormick) Talabani'ye danışmanlık yapmaya başladığını belirtmenin yanısıra, daha önce "Amerikalıların Kuzey Irak'taki denetimleri sırasında elde ettikleri bilgileri Türk subaylarının kontrolünden kaçıracak bir yöntem izledikleri" konusunda alınan kimi duyumlar konusuna da açıklık getirecek bilgiler veriyordu.

Buna göre, Amerikalı subaylar Çekiç Güç denetim uçuşları sırasında kimi görüşmeleri özel bir bölmeden yapıyorlar ve her uçuşta bulunması zorunlu Türk subayının bu bölmeyi denetlemesini izin vermiyorlardı.
Çekiç Güç'ün ve ABD'nin Türkiye'deki ayrılıkçı terör örgütüne gizli destek verdiğine dair başka skandallar da patlak verdi. Mayıs 94'te, "KKTC Magosa Limanı'nda PKK'ya silah götürürken yakalanan Anne M isimli geminin Litvanya Klaipeda Limanı'ndan Kalaşnikof marka silahları ABD Savunma Bakanlığı'ndan alınan silah satın alma belgesiyle yükleme yaptığı" ortaya çıkmıştı.

Tüm bunlar gösteriyordu ki, Türkiye'nin daveti üzerine konuşlanan ancak bir süre sonra "çıkartılamaz hale gelen" Çekiç Güç KDP, KYB ve diğer küçük Kürt partileri ile ilişki kurduğu gibi PKK ile de temas kurmuştu. Ancak bu konuda ortaya çıkan bazı açık deliller, nedense bir çırpıda unutturuldu. Çekiç Güç'e bağlı helikopterler, ayrılıkçı terör örgütüne yardım paketi atarken görüntülendi. Ama gazetelerde "Şok" gibi başlıklarla haber olan bu konu bir çırpıda unutuluverdi. Amerikalıların "teröre karşı Türkiye'nin yanında" oldukları şeklindeki açıklamaları, nedense "ikna edici" bulundu.

İsrail Bağlantısı
Peki acaba İsrail'in "Kürt bağlantısı" PKK'ya kadar uzanıyor mu?
Bu konuda bazı ipuçları ortaya çıktı. İsrail'in terör örgütünü "taşeron" olarak kullandığı yönündeki bir açıklama, BOTAŞ Petrol Boru hattında görevli bir üst düzey yetkili tarafından şöyle yapılmıştı:
İsrail kendi teknolojisini ve uydularını kullanmak amacıyla iki defa boru hatlarının güvenliğini sağlamak için talepte bulundu. Türk yetkililer bu duruma sıcak bakmadı. Hemen ardından boru hatları PKK tarafından bombalandı. Bombalama olayından sonra İsrailli yetkililer tekrar boru hatlarının güvenliğine talip oldular. Türk yetkililer bu talebe sıcak bakmalarına rağmen müsbet bir cevap vermediler. Bunun ardından, kısa bir süre önce ikinci bir bombalama olayı meydana geldi. Boru hatlarının bombalanması eylemlerini üstlenen PKK, bu eylemleri artırarak devam ettireceklerini söyledi. İsrailliler boru hatlarının güvenliğine tekrar talip oldular. Bu son talebe devlet yetkilileri olumlu cevap verdi. Çok kısa bir süre içinde yapılacak anlaşma ile de bundan sonra boru hatlarının güvenliğini İsrail sağlayacak... Bombalama olayı ve takip eden gelişmeler son derece manidardır.

İsrail bağlantısı yalnızca terör örgütü için değil, aynı zamanda Çekiç Güç için de sözkonusuydu. Ancak bu bağlantı Amerikalılar tarafından nedense bir tabu haline getirilmiş durumdaydı. Bu nedenledir ki, Çekiç Güç içinde Yahudi askerlerin varlığına işaret eden ve Çekiç Güç-İsrail bağlantısını kuran RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın sözlerine çok ilginç bir tepki gösterdiler. Turan Yavuz, ABD'nin Kürt Kartı adlı kitabının girişinde olayı şöyle aktarıyor:
Öğleden sonra Washington'daki Türkiye Büyükelçiliği'nin numarasını çeviren Amerikalı yetkili oldukça sinirliydi. Ankara'daki Büyükelçiliklerinden gelen bir kripto, sinirlerini germiş ve adeta çatacak bir yer arıyormuş gibi Türkiye Büyükelçiliği'ne ulaşmaya çalışıyordu. Ankara'dan gönderilen bilgi, Refah Partisi Genel başkanı Necmettin Erbakan'ın o günkü gazetelerde yer alan bir demeci ile ilgiliydi. Erbakan, Türkiye'nin güneydoğusunda konuşlandırılan Çekiç Güç'e bağlı ABD askerlerinin çoğunun Musevi asıllı olduğunu öne sürüyor ve bunu da Washington'ın bölgedeki gizli emellerine bağlıyordu.
ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, ahizenin öbür ucundaki Türk diplomatına beklenmedik şu öneriyi getiriyordu: "Çekiç Güç"e dahil bir çok Amerikalı asker var. Sayın Erbakan'a söyleyin, Çekiç Güç'e bağlı bütün askerlerimizi incelesin. İçlerinde Musevi asıllı tek bir asker bulursa, biz o askeri bir helikoptere bindireceğiz ve 10 bin metreden aşağıya atacağız...'
Türk diplomat neye uğradığını şaşırmıştı. Daha doğrusu ne söyleyeceğini bilemiyordu. Karşısındaki Amerikalı yetkili, aynı ses tonuyla devam ederek Erbakan'a iletilmesini istedikleri öneriyi açıklıyordu: "Ancak Çekiç Güç'e bağlı Amerikalı askerler arasında Musevi asıllı bulamazsa, o zaman kendilerini bir helikoptere koyacağız ve 10 bin metre aşağıya atacağız."
Evet, Amerikalılar Çekiç Güç'ün İsrail'le ilişkilendirilmesine çok kızmışlardı. Anlaşılan son derece "sakıncalı" bir yorumdu bu ve gözden kaçırılmak istenen bazı gerçekleri dile getiriyordu. Nitekim Erbakan'ın söyledikleri de doğruydu. Turan Yavuz , aslında Çekiç Güç'e bağlı ABD askerleri arasında Yahudi olanların var olduğunu, hatta İncirlik Üssü'nde Çekiç Güç komutasında bulunan ABD askerleri arasında adı "Israel" olan subayların bile bulunduğunu belirtiyor.
İsrail bağlantısına ABD'deki Yahudi örgütleri de dahildi. 1991 Eylülü sonlarında, Yahudi asıllı Amerikalılardan oluşmuş bir heyet uçakla Adana'ya gelmiş, İncirlik Üssü'ne götürülen heyete, ABD istihbaratçıları tarafından Güneydoğu'nun son durumu hakkında en taze bilgiler sunulmuştu. Sonra, heyetin başkanı ve birkaç ileri geleni "özel görüşmeler" için üstte kalırlarken, heyetin geri kalan mensupları "özel görevlerini yerine getirmek" için Silopi'ye geçmişler ve tam iki gün süreyle halkla temaslarda bulunmuşlardı.Jewish Distribution Committee'nin üyeleri olan ve başkanlığını da İsrail Ordusu'nun eski generallerinden Abraham Elfasay'nin yaptığı bu grup, İncirlik'te ve Silopi'de acaba hangi "özel görevi" yerine getirmişti, hiç bir zaman öğrenilemedi.

Çekiç Güç'ün Öteki İcraatları

Çekiç Güç'ün terör örgütüne verdiği destek son derece örtülü ve dikkatli bir biçimde sürdürülmekte ve bu sayede de Türk kamuoyundan ve hatta karar mekanizmalarından gizlenebilmektedir. Ancak bu terör örgütü bağlantısının yanında, Çekiç Güç'ün Türkiye aleyhinde gerçekleştirdiği ve daha kolaylıkla gözlemlenebilen çeşitli bir çok eylemi olmuştur. Çekiç Güç'ün Askeri Koordinasyon Komitesi'nin (MCC) Türkiye'nin egemenliğini ve güvenliğini hiçe sayan çeşitli davranışları, subaylarımız tarafından şöyle sıralanıyor:
o MCC Başkanı Albay Naab ve daha sonra onun yerine gelen Albay Wilson, Kürt liderlerle görüşmelerinde insani yardım faaliyetlerinin dışına taşarak liderleri Saddam yönetimi ile otonomi görüşmelerinden vazgeçirdiler.
o Albay Naab, Kuzey Irak'ta Kürtlerin kendi yönetimlerini kurmaları için teşvik ve yardımda bulundu. Seçmen kütüklerinin oluşturulmasında, silinmeyen mürekkep sağlanmasında yardımcı oldu.
o Okul yapımı, kitap, doküman temini ve Kürtlerin kendi radyo ve televizyonlarını yapabilmeleri için malzeme, teçhizat sağladı.
o Türk makamlarına haber vermeden Çekiç Güç helikopteriyle Irak tarafına yüksek güçlü telsiz götürdü.
o Çekiç Güç helikopterleri, kendilerine verilen irtifanın altında ve rota dışında uçuş yaptılar.
o Kürt bölgesinde mevcut yeraltı zenginliklerinin ve ekonomik değerlerinin belirlenmesi için alan araştırmaları uyguladılar.
o Çekiç Güç helikopterleriyle Irak içinde yardım malzemesi dağıtılırken, Türkiye tarafına geçilerek malzeme bırakıldı.
o Albay Wilson, Türk temsilcisinin Kuzey Iraklı liderlerle doğrudan görüşme yapmamasını istedi.
o Albay Naab ve Albay Wilson, Kuzey Irak'ta bir güvenlik sisteminin oluşturulması ve düzenli ordunun kurulması için çaba harcadılar.
o Albay Young, Kuzey Iraklı liderlerin kurulan ordunun eğitimi için ABD'den destek isteğine olumlu yanıt verdi.
o Türk tarafının onayı alınmadan Çekiç Güç helikopterleriyle Irak'tan başka ülkelere mensup sivil personel taşındı.
o Albay Naab, Irak'ta yaptığı çeşitli görüşmelerde Türk subayının yanında bulunmasını istemedi. Tek başına bazı Kürt liderlerle görüştü. Ondan sonra gelen Albay Wilson da, yanında ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilileri olduğu halde Kürt liderlerle yapacağı görüşmelere Türk temsilciyi almamak için direndi.
o MCC Başkanı, Türk makamlarından onay almadan, Kürt ihbarcılardan aldığı bilgilerle, ABD üst makamlarına, Türk Hava Kuvvetleri'nin Kürt yerleşim bölgelerini bombaladığını öne süren mesajlar çekti.
o Albay Wilson, Diyanah'taki Bakanlar Kurulu ile yaptığı sohbet toplantısında, Talabani'nin yardımcısı Hüseyin Sincari'nin, "Federasyon olarak Türkiye ile birleşme" konusundaki görüşünü rapora dahil etmedi. Kürdistan Demokratik Partisi'nin (KDP) karargahından gece telefonla bildirilen Türkiye ile ilgili haberi Türk temsilcisine aktarmakta gönülsüz davrandı.
o Albay Young, PKK'ya karşı peşmergelerin başlattığı harekata soğuk bakarak, "kardeşin kardeşi vurmasına üzülüyorum" şeklinde beyanda bulundu.
o Birleşik Görev Kuvveti'nin (CTF) ABD'li komutanı ise, kendi üst makamları ile yaptığı yazışmalarda, "Türk Kürdistanı", " Irak Kürdistanı" gibi ifadeler kullandı.
o ABD av önleme uçakları, Türk hava sahası içinde, Türk hükümetince izin verilen Cezayir'e ait C-130 uçağını yetkisi olmadan önledi.
o AWACS uçağı zaman zaman kendisine tahsis edilen devriye bölgesinin dışında uçuşlar yaptı. Zaman zaman Irak hava sahasına girdi. Ve belirli zamanlarda Türk yer radarlarına iz aktarma görevlerini yerine getirmedi.
o İki A-10 uçağı, Irak'tan görev dönüşünde, Türk uçakları Şırnak üzerinde iç güvenlik harekatı yaparken, 11 dakika süreyle bölgede kasıtlı olarak kaldı ve harekatı gözetledi.
o ABD'ye ait F-111 uçağı, Mardin radarına elektronik karıştırma uyguladı.
o Akdeniz'in uluslararası sularındaki bir uçak gemisinden havalanan bir ABD helikopteri, Türk hava sahasının kullanım esaslarını dikkate almadan ve izinsiz olarak İncirlik'e indi.
o AWACS operatörü tarafından pilota gerekli uyarının yapılmış olmasına rağmen pilot, "angaje oldum" diyerek 36. paralelin güneyine dönüş yapan ve bu hattın güneyinde bulunan bir Irak uçağına ateş açarak düşürdü.
o 1993 Ocak ayında yaşanan kriz sırasında AWACS'larda görevli Türk temsilcisine görev dosyaları ve görev sonucu raporları verilmedi.
o İncirlik Birleşik Görev Kuvveti Komutanlığı , Genelkurmay Başkanlığı'ndan izin alınmadan, yurt dışından gelen sivil ve askeri kişiler tarafından ziyaret edildi.
Türkiye'nin Çekiç Güç üzerindeki denetiminin hangi düzeyde olduğu tartışma konusudur. AWACS uçakları ile helikopterlere bir Türk subayı binmektedir ama, bunların istihbarata ulaşımı konusunda kuşkular vardır. Savaş uçaklarına ise Türk subayları binmemektedir; zaten bunların büyük çoğunluğu tek kişiliktir. Bu uçaklar Türkiye'den kalkmakta, çeşitli nedenlerle (meşru savunma, yanılma vb.) Irak mevzilerini ve radarları bombalamakta, sonra Türkiye'deki üslerine dönmektedirler. Türkiye'nin bunlardan ancak olaydan sonra haberi olmaktadır.
Ancak olayın bundan daha da önemli bir yönü vardır. Çekiç Güç, Türkiye'nin içinde de Türk makamlarının bilgisi dışında faaliyet yürütmektedir!

Çekic Güç uçak veya helikopterlerinin Türk makamlarının izin ve bilgisi dışında Güneydoğu'ya amacı belli olmayan inişler yaptığının bir çok örneği ortaya çıktı. Bir tanesine Cengiz Çandar da köşesinde değinmiş, Amerika'ya ait bir C-130 Uçağı Türk güvenlik güçlerinin bilgisi dışında Yüksekova karayolu pistine iniş yaptığını yazmıştı. Yine 25 Mayıs 1991 günü ABD'ye ait Chinook tipi helikopter, Boyunkaya ve Keneli köylerine ve köylerin civarına iniş yapmış, Aynı helikopterin Nuh Peygamber bölgesine indiği ve Silopi istikametine gittiği tesbit edilmişti. Genelkurmay Basımevinde basılan, Uluslararası İlişkiler Işığında Ortadoğu: Parçalanmak İstenen Topraklar ve İstismar Edilen İnsanlar adlı eserinde Doç. Dr. Öğt. Kd. Alb. Mehmet Kocaoğlu durumu şöyle özetliyordu:

Çekiç Güç'ün bölgede ABD, İngiltere ve Fransa'nın çıkarları ve zamanlaması doğrultusunda hareket ederek, sadece Kuzey Irak'ta değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin toprakları üzerinde de kendi irademiz ve bilgimiz dışında izinsiz uçuşlara devam ettikleri ve istedikleri yerlere iniş ve kalkış yaptıkları anlaşılmaktadır.
Peki Çekiç Güç helikopterlerinin Türk topraklarına Türk makamlarından gizli olarak inip kalkmalarının ne açıklaması olabilirdi? Belli ki Türk makamlarının bilmesini istemedikleri bir şey yapıyorlardı. Peki bu "bilinmesi istenmeyen" operasyon ne olabilirdi? Güneydoğunun dağlarında yapılacak ve bilinmesi istenmeyecek tek bir şey olabilirdi: Terör örgütü ile ilişki...

De Facto Kürt Devleti'nin Kurulması

Çekiç Güç'ün en büyük misyonu, kuşkusuz Kuzey Irak'ta her geçen gün biraz daha olgunlaşan Kürt Devleti embriyosunun ortaya çıkarılması ve himaye edilmesi oldu. "Birinci Çekiç Güç" ile Kürtleri Saddam'a karşı örgütleyen ABD, ikincisiyle de Kuzey Irak'ta oluşan korunmuş bölge içindeki Kürt hareketinin aşama aşama bir Kürt devleti embriyosuna dönüşmesini sağladı. Kuzey Iraklı Kürtler, Çekiç Güç'ün yarattığı güvenli ortamda seçim yaptılar, parlamento kurdular, hükümet oluşturdular, Kürt ordusunun kuruluşunu ilan ettiler, Kasım 1992'de de "Kürt Federe Devleti"nin kurulduğunu duyurdular.
Bu devlet Kürtler arasındaki iç kavgalar nedeniyle henüz işlerlik kazanmadı, ama önemli olan bir "Kürt Devleti" zemininin oluşmuş olmasıdır. Baskın Oran'ın yazdığı gibi, "insanlar olsun, uluslar olsun, bir kez ulaştıkları düzeyi "kazanılmış hak" sayarlar ve o noktadan geri dönerek düşük düzeyde bir dengeye tahammül etmek istemezler. Önemli olan budur."
Dahası, Kuzey Irak'ta olgunlaşan bu Kürt Devleti, sınırın yukarı tarafını, yani Türkiye'nin Güneydoğusunu da yakından ilgilendirmektedir. Tarihsel, kültürel, etnik ve coğrafi yönden birbirinden bağımsız değerlendirilmeleri mümkün olmayan bu iki bölge, günümüzde de ister istemez uzun vadede birlikte mütaala edilme durumunda kalacaktır. Bu durum, Türkiye'yi, I. Dünya Savaşı yıllarındaki "Ortadoğu'yu parçalama" konulu gizli Skyes-Picot anlaşmasının son basamağı ile karşı karşıya bırakabilir.
Kuzey Irak ve Anadolu'nun güneydoğusu arasındaki ilişki bugünden kurulmuş durumdadır. Baskın Oran şöyle yazıyor:
Türkiye'nin çağırdığı ve konuşlandırmaya devam ettiği Çekiç Güç tarafından Kuzey Irak'ta kurulan ve korunan Güvenli Bölge, Türkiye açısında çok tehlikeli bir emsal yaratmıştır. Kürt devleti konusunun NGO'lar (devlet dışı örgütler) aracılığıyla tüm Batı parlamento ve kamuoylarına malolduğu bir dönemde, artık insanlar yalnız Kuzey Irak'la değil, Türkiye'nin güneydoğusuyla da ilgilenmektedir. Böyle bir ortamda, Türkiye'deki Kürtler için örneğin "Silopi ve çevresinde" bir "Güvenli Bölge" yaratma talebi Türkiye'ye dayatılırsa Türkiye ne cevap verecektir?
Kuzey Irak-Güneydoğu paralelliğinin öncülüğünü yapan ve Çekiç Güç şemsiyesi altında bölgeye cirit atan NGO'lar hakkında Ferruh Sezgin şu eklemelerde bulunuyor:
- Çekiç Güç'ün himayesi altında faaliyet gösteren çok sayıdaki uluslararası yardım kuruluşu ve hükümet dışı örgüt (NGO'lar) , bu faaliyetlerini insani yardım amaçlı olmanın ötesine taşırarak, "Kürtlere devlet olmayı öğretme" yönüne saptırmışlardır.
- Aynı kuruluşlar ve bunların içinde görev yapan binlerce Batılı sivil (ve kimliklerini gizleyen askerler) meseleyi uluslararası kamuoyunun gündeminde tutmakta inat etmektedir.
- Kürt Parlamentosu da yine Çekiç Güç'ün himayesi altında çalışmakta, bu parlamentodaki en etkili iki güç olan KDP ve KYB, "Türkiye adına" denetim kurmaya yanaşmadıklarından, Kuzey Irak "PKK'nın elinde bir kurtarılmış bölge"ye dönüşmek üzeredir.

- Çekiç Güç üst yönetimi; bölgede etkili kıldıkları Kürt ileri gelenlerine resmi ünvanlar uydurmakta, bu ünvanları ve dolayısıyla bir Kürt devletinin varlığını uluslararası ortamda tescil etmeye çalışmakta, bunun için de resmi yazışmalarında büyük bir bilinçle bu ünvanları kullanmaktadır.

- Çekiç Güç'e ait hava unsurları, Avrupa ve Kuzey Amerika'daki çevreci kısıtlamalardan tamamen uzak olarak, hakiki şartlarda muharebe eğitimi yapabilme şansına kavuşmuşlardır. Bunun çok iyi farkında olduklarından sık sık mürettebat değiştirerek eğitimlerini güçlendirmektedirler. En önemlisi, bu imkanı kaybetmemek için de mevcut sorunu çözümsüzlüğe doğru yönlendirmekte ve Türkiye'nin çözüme dönük faaliyetlerini engellemeye çalışmaktadırlar.
- Sorunun çözümünün sabote edilmesinin, PKK'ya karşı operasyonlar üzerine getirdiği riske ek olarak, Irak'a karşı olan Birleşmiş Milletler ambargosu da devam ettirilmekte, Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı kapalı tutulmakta, bunlar yüzünden Türkiye büyük ekonomik zararlara uğramaktadır.

Çekiç Güç'ün bu misyonu doğal olarak Genelkurmayı da rahatsız etmektedir. 95 Ekiminde basına yansıyan bir Genelkurmay raporu bunu açıkça gösteriyordu. "Birleşik Görev Kuvveti unsurlarınca yapılan kuraldışı davranışları" ele alan rapordan alıntılanan bir kaç satır, Çekiç Güç'ün misyonunu şöyle özetliyordu:
Her ne kadar CTF'nin (Combined Task Force-Birleşik Görev Kuvveti) kuruluş amacı Kuzey Irak'taki mülteci olayını önlemek ve insani yardımın güvenlik içinde yapılmasını sağlamak ise de, vuku bulan olayların niteliği bu amaçlardan sapıldığını kanıtlayacak niteliktedir.

CTF'nin kuruluş amacında yer alan Irak'ın toprak bütünlüğü konusu uygulama ile çelişkilidir. Uygulama bir devletin altyapısını oluşturma gayretleri ile özdeştir. Ordunun kurulması, kitlelerin eğitilmesi için organizasyonlar kurulması, kendilerine gıda maddesi sağlayacak şekilde halkın tarıma teşviki, ortak düşman kavramının (Saddam) oluşturulması, muhabere, ulaştırma ve enerji altyapılarının tamamlanma gayretleri örnek olarak gösterilebilir.

Çekiç Güç'ün Kuzey Irak'ta oluşturduğu bu de facto Kürt devleti, aynı zamanda PKK'ya da büyük bir lojistik destek sağladı, otorite boşluğu bölgenin PKK için son derece elverişli bir alan haline gelmesine yol açtı. Çekiç Güç'ün doğurduğu bu büyük zarar o denli açıktı ki, medyada ve entellektüel çevrelerdeki hemen herkes bunu kabul etti. Ancak buna rağmen, Batı'ya ve ABD'ye olan ideolojik bağlılıklarından olacak, Çekiç Güç'ün varlığına açıkça karşı çıkamadılar, hatta onu savunanlar bile oldu.

Mehmet Ali Birand bu konuda ilginç bir örnek oluşturuyordu. Topladığı istihbarat ve gözlemleri ona Çekiç Güç'ün tehlikesini açıkça göstermiş, o da sütununda bunları aktarmıştı. Sabah gazetesindeki 25 Mart 1996 tarihli yazısında şöyle diyordu:

Özetle, Ankara'dan bakıldığında manzara çok açık: Amerika'nın liderliğinde Batı, Çekiç Güç'ü Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulabilmesi için, şemsiye olarak kullanıyor. Üstelik bu şemsiye de Türkiye'nin sırtına yerleştirilmiş durumda... Yani, Çekiç Güç sürdükçe, PKK'nın kontrolünün yaygınlaştığı bir Kürt Federe Devleti olgunlaşacak demektir.
Birand Ankara'nın, Körfez Savaşı ve Çekiç Güç nedeniyle tazminat istediğinde Washington ve Londra'dan aldığı yanıtları da 18 Nisan 1996 tarihli yazısında aktarıyordu. Yanıtın ilk bölümü "topraklarınızı yabancı ülkelere ait askere kiralamış olursunuz. Bunun iç ve dış politikaya yansımaları sizi çok hırpalar" şeklindeydi. Yanıtın ikinci bölümü ise şöyleydi: "Türkiye Çekiç Güç'ün geldiği ilk yıl bunu isteyebilir ve kılıfına uydurarak da bir çözüm bulunurdu. Ancak artık çok geç. Kimse şimdiye kadar harcama yapmadan kullandığı İncirlik Üssü veya diğer olanaklar için, şimdi para vermez. Treni kaçırdınız."
19 Nisan'daki yazısında ise Birand "Türkiye, Çekiç Güç Trenini Çoktan Kaçırdı" diyordu:
Türkiye Çekiç Güç konusunda treni çoktan kaçırmış. Ancak kaçırdığımızı yeni anladığımızdan dolayı giderek asabileşiyoruz. Sinirler ve iddialar arttıkça kendi kendimizi kışkırtıp, içinden çıkılmaz durumlara itiyoruz. Türkiye Körfez Krizi'nden önce hesaplayamadığı iki önemli sorunla karşı karşıya kaldı:

1. Petrol hattı ve Irak ile ticaretin kesilmesi sonucu uğranılan, yaklaşık 25 milyar dolarlık para kaybı.
2. Kürt sorununun uluslararası boyutlara çıkması ve PKK'nın Türkiye'deki faaliyetlerine çok uygun bir ortamın doğması. Bu gelişmeyi daha da önemlisi, bir yandan PKK'nın Kuzey Irak'a yerleşmesini, öte yandan da Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti'nin kurulma olasılığını Çekiç Güç'ün varlığına bağlıyoruz. Bu noktada haklıyız. Gerçekten de , Çekiç Güç olmasa, yukarıda sözünü ettiğim iki gelişme bugünkü aşamalara gelmezdi.

Peki bütün bu gerçekleri yazan Birand Çekiç Güç aleyhtarı mı? Hayır, şaşırtıcı ama gerçek, Birand, demin sözünü ettiğimiz "ideolojik bağlar" nedeniyle, PKK'ya destek veren Çekiç Güç'ün kalmasından yana.

Çekiç Güç Taraftarlarının Tezlerine Yanıtlar

1) Çekiç Güç, Saddam'ın Kürtleri ezmesini engelleyerek Türkiye açısından kimi olumsuzlukları önlemektedir.

Eğer Çekiç Güç gerçekten Kürtleri Saddam'dan korumak gibi insani bir misyon üslense ve başka bir siyasi hedef gözetmeseydi, üstteki tez kabul edilebilirdi. Türkiye'nin insani boyuttan bakarak Halepçe sendromuna karşı Kürtlere Çekiç Güç'ü barındırması olumlu karşılanabilirdi. Oysa Çekiç Güç, insani bir yardım ve korumayı değil, bu kisve altında bir Kürt devleti oluşturmayı kendisine misyon olarak belirlemiştir. Türkiye'nin kendi milli çıkarlarını zedeleyen böyle bir gelişmeye alet olması, üstelik Çekiç Güç ile PKK arasındaki örtülü ilişkiyi sineye çekmesi kabul edilebilir değildir. Kendisi için tehdit haline gelen bir gücü topraklarından çıkarmış olduğu için de hiç kimse tarafından suçlanamaz.

Çekiç Güç'ün Silopi'ye çekilmesinin ardından varlıkları ortaya çıkan "2 bin Çekiç Güç ajanı Kürt" ise, Çekiç Güç'ün insani yardım gibi görüntülerin çok daha ötesinde bir misyona sahip olduğunu göstermektedir. 2 binden fazla ajanın yalnızca "bilgi toplama" için çok fazla olduğu, Çekiç Güç'ün bunların çeşitli siyasi oluşumlar yaratmak için kullandığı açıktır. Mehmet Ali Birand, konu hakkında şöyle yazıyor:

Amerikalılar'ın Kuzey Irak'ta kiraladığı 2.000 peşmerge olayı, Türkiye'nin uzun süredir şikayet ettiği NGO kuruluşlarının bir bölümünün gerçekte ne işe yaradığını da ortaya çıkarıyor.. Yol yapacağız, yiyecek dağıtacağız diye Kuzey Irak'ta çalışan örgütlerin de kullandığı peşmergeler aslında "bilgi toplamaktan"tutun, "gerektiğinde karışıklık çıkartmaya kadar" her işe yarıyorlardı.

2) Çekiç Güç Türkiye'nin Kuzey Irak'ı denetlemesini sağlayarak PKK'yla mücadelesine yardım etmektedir.
Çekiç Güç Türkiye'nin Kuzey Irak'ı denetlemesine yardımcı olmak bir yana, aksine bölgede meydana getirdiği otorite boşluğuyla PKK'ya örgütlenme ve manevra alanı yaratmış, gizli olarak da PKK'ya lojistik yardımda bulunmuştur.
Ayrıca, iddia edildiğinin aksine Türkiye Çekiç Güç bölgeye gelmeden önce de Kuzey Irak'a operasyonlarda bulunmuştur. Çekiç Güç sayesinde bu operasyonların gerçekleşebildiği iddiası bir kuruntudan ibarettir. Ayrıca Çekiç Güç'ün PKK'yla ilgili doğru istihbarat vermediği Genelkurmay yetkililerince defalarca dile getirilmiş bir konudur. Aksine, Çekiç Güç Türkiye'nin Kuzey Irak'ı denetlemesine ve bu bölgede PKK ile mücadele etmesine köstek olmaktadır. 1992 yılında Türkiye'nin Kuzey Irak'a yaptığı harekatta Çekiç Güç'ün Türkiye'ye yanıltıcı istihbarat sunduğu açıkça anlaşılmış, PKK'nın Çekiç Güç'ten aldığı istihbarat doğrultusunda kampları boşalttığı ve bu kapsamlı harekatı umulandan az bir zararla atlattığı görülmüştür. Bu dönemde Hakurk bölgesinde Talabani ile PKK arasında gizli bir anlaşma yapılmış, iki taraf arasında yalnızca göstermelik bir danışıklı dövüş yürütülmüş, fakat bu durum Türkiye'den sonuna kadar gizlenmiştir. Turan Yavuz, geçmişte Çekiç Güç'ün terörle mücadele konusunda destek değil köstek olduğunu şöyle anlatıyor:
Çekiç Güç yetkilileri, PKK veya Kuzey Irak'taki Kürt gruplarının Türk sınırına karşı eyleme hazırlandıklarına dair bilgileri Türk hükümetinden saklıyorlar. ABD'nin PKK'nın faaliyetleri konusunda elde ettiği bilgileri Türkiye ile paylaşmaması, Amerikalı yetkililere göre, ABD'nin istihbarat toplama yöntemlerinin ortaya çıkmasının istenmemesinden kaynaklanıyor. Bölgedeki ABD güçleri, Kuzey Irak ve Güneydoğu Bölgesinde her telefon konuşmasından haberdar. Kimin nerede, kimle buluştuğu bile anında teknolojik üstünlük ile ABD'nin kulağına gidiyor. ABD neyi, nerede, nasıl gördüğünü kendisine saklıyor. Zaman zaman ABD yetkilileri Türkiye'nin belirli konularda talep ettiği istihbarat işbirliği konusunda bile ayak sürüklüyorlar. Örneğin Kuzey Irak topraklarında düşen Türk jetinin pilotunu kurtarma çalışmaları sırasında Genelkurmay Başkanlığı Amerikalılar'dan yardım istedi. Bölgede uçan kuştan haberi olan ABD ve Çekiç Güç'e bağlı bir-iki helikopter, aramalara katıldı. Ama ABD tüm imkanlarını kullanmadı. Birkaç gün sonra Türk askerleri pilotu ölü olarak buldular.
3) Çekiç Güç süresi uzatılmadığı takdirde, başka bir ülkeye gider ve Türkiye'nin denetimi ortadan kalkar.
Aslında bu tez Çekiç Güç'ün gitmesini istemeyenler açısından bir takım çelişkileri de ortaya koyar nitelikte. Herşeyden önce Türkiye'den gönderilmesi halinde, Türkiye aleyhine birtakım faaliyetler içerisine girmesi düşünülen bir yabancı gücün ülkede bir saniye bile tutulmayıp, hemen gönderilmesi gerekmez mi?
Kaldı ki, Çekiç Güç'ün başka bir yerde konuşlanması da pek mümkün gözükmemektedir. Baskın Oran Çekiç Güç'ün kolay kolay bir başka ülkeye gidemeyeceğini şöyle anlatıyor:

Çekiç Güç kolay kolay başka bir yere gidemez. Kuzey Irak'ta üslenemez, çünkü hem burada İncirlik gibi komple bir hava üssü yoktur, hem de tüm BM kararlarında ve Batılı devletlerin açıklamalarında durmadan sözü edilen "Irak'ın toprak bütünlüğü ve egemenliği"ni böyle bir konuşlandırma artık tartışmaya meydan bırakmayacak bir kesinlikle ortadan kaldırmış olacaktır. Suriye'de konuşlandırılması güçtür, Çünkü hem Suriye halen Amerika'nın "terörist devlet" listesindedir, hem de zaten arasının kötü olduğu Saddam'ı karşısına iyice almış olacaktır. Ayrıca Suriye, Türkiye gibi değildir; kendini Arap dünyası içinde hisseden bir Ortadoğu ülkesidir.
Güney Kıbrıs yada başka bir ülkeye gitmesi halinde havada ikmal sorunları doğacak olduğu gibi, buralarda İncirlik düzeyinde hava üssü yoktur. Güney Kıbrıs'da üslenirse, uçaklar Suriye'den, Ürdün'de üslenirse Bağdat hükümetinin egemen olduğu yerlerden geçmek zorundadır. uçak gemilerinin kullanılması da hem ikmal sorunu, hem de başka sorunlar yaratacaktır.
Ayrıca Türkiye'deki üsler olmaksızın, Zaho'daki Askeri Eşgüdüm Merkezi (Military Coordination Center MCC) teknik açıdan zor durumda kalacaktır.
4) Çekiç Güç gider de Saddam güçlenirse, Türkiye'ye bağımlı bugünkü politikasını bir yana iter.
Böyle bir gerekçeyle Çekiç Güç'ün kalmasını savunmak utanılacak bir durumdur. Türkiye 70 milyonluk güçlü bir ülkedir. Körfez Savaşı'ndan çıkmış, üçe bölünmüş bir Irak'tan korkacak durumu yoktur. Ayrıca eğer gerçekten Bağdat yönünden bir dış tehdit olsa bile, bunu ülke içindeki yabancı bir askeri güçle savuşturmayı düşünmek son derece yanlıştır. Bu durumda Türkiye'nin tüm sınırlarının güvenliği için Amerikan birlikleri talep etmesi gerekir ki, bunun saçmalığı ortadadır.
Kaldı ki, Saddam rejiminin kuzeye doğru yapacağı bir adıma Çekiç Güç'ten hiç bir karşılık gelmeyeceği, 96 Eylülü başındaki siyasi gelişmelerde açıkça ortaya çıkmıştır. Sözkonusu dönemde, Talabani-İran ittifakına karşı Barzani ile işbirliği yaparak Kuzey Irak'a giren Irak ordusu Çekiç Güç'ten hiç bir cevap görmemiş, aksine Çekiç Güç kuvvetleri Zaho'daki karargahlarından geri çekilerek Türkiye'ye (Silopi'ye) sığınmışlardır. Amerika'nın Saddam'a verdiği askeri karşılık ise, Çekiç Güç'le hiç bir ilgisi olmayan bir yerden, Basra Körfezi'ndeki Amerikan filosundan gelmiştir. Bu durum, Çekiç Güç'ün bölgeyi Saddam'dan korumak değil, spesifik bir biçimde Kürt Devleti kurdurmak hedefini güttüğünü göstermektedir.
5) Çekiç Güç sayesinde ABD yardımı ve desteği alınmaktadır, bu gücün gönderilmesi bu yardım ve desteği yok eder.
Bu tezi savunanlar Türk dış politikasını Amerikan eksenine oturtmakta ve her alanda Amerikan desteğini ummaktadırlar. Oysa Türkiye'nin Çekiç Güç gibi bir konuda, kendi halkının istekleri ve ulusal çıkarlarına rağmen ABD'nin taleplerine uyması, yine de Türkiye arkasında ciddi bir Amerikan desteği oluşturmamaktadır.
Amerika'nın Türkiye'ye diplomatik ve siyasi destek verdiği söylenemez. Dış politikanın hangi yönüne baksanız durum budur: Petrol boru hatlarının geleceği ve Orta Asya ve Kafkasya'daki nüfuz mücadelesinde ABD açık bir biçimde Türkiye'nin rakibi olan Rusya'nın yanında yer almıştır. Yunanistan'la olan ilişkilerde bir Amerikan desteği bulmak mümkün değildir. Ortadoğu'da ise ABD, Türkiye'yi İsrail eksenine oturtarak, onu "lider" olmaktan uzak tutup "kuyruk" haline getirme uğraşısı içindedir.
ABD'nin ekonomik yardımları bahanesi ise daha da anlamsızdır. Türkiye'nin son yıllarda ABD'den aldığı hibe yardımlar sözü edilmeyecek derecede gülünç rakamlardır. Öyle ki Washington Büyükelçimiz Nüzhet Kandemir bu yardımları alabilmek için Senato'da ülkemiz hakkında ileri geri konuşulmasına katlanmamamız gerektiğini belirterek, bu yardımların reddedilmesi gerektiğini açıklamıştır. Çekiç Güç sayesinde ABD yardımı alınmaktadır sözü gerçekleşmemiş bir temenniden ibarettir.
Asıl üzerinde durulması gereken konu Körfez Krizi sonrası uğranılan zararlardır:
5 yılda Irak'a uygulanan ambargodan kaynaklanan zarar 30 milyar dolar.
5 yılda Irak'la dış ticaretten doğan zararımız 8 milyar dolar.
Yumurtalık hattından doğan zararımız 2 milyar dolar.
Nakliye sektörünün toplam navlun gelirleri % 40 azaldı.
Irak'ta süren müteahhitlik hizmetlerinden zararımız 3 milyar dolar.
Amerika, Çekiç Güç konusundaki uysallığı nedeniyle Türkiye'ye herhangi bir ödül veriyor değildir. Aksine, kendisi açısından her zaman için önemli bir müttefik olan Türkiye'ye makul ölçülerde "kazıklar atmayı" sürdürmektedir. Dolayısıyla Türkiye için yapılması gereken, Amerika ile olan mevcut ilişkilerinde statükoyu kabullenmek ve bunun bir nişanesi olarak Çekiç Güç'e katlanmak değil, Çekiç Güç'e göndererek diş göstermek olmalıdır. Çekiç Güç'ün yollanması, bu gücün bizzat oluşturduğu zararların ortadan kaldırılmasının yanısıra, Türkiye için bu tür bir taktik hamle şansı meydana getirerek çift yönlü yararlı olacaktır.
6) Çekiç Güç, Türkiye'nin bir pazarlık unsurudur.
Çekiç Güç Türkiye için bir pazarlık unsuruydu demek daha yerinde olacaktır. Süre uzatma konusunda Türkiye'nin "eli mahkum" portresini çizmesiyle birlikte pazarlık unsuru tamamen ortadan kaybolmuştur. Coşkun Kırca bu durumu şöyle açıklıyor:

Bir iddiaya göre, Çekiç Güç yurdumuzda bulundukça ona git diyebilmek imkanını elimizde tutmuş olacağımızdan, bu sayede Batı'dan bazı ödünler almamız mümkün olur. Ne var ki şimdiye kadar bu manivela hep lehimize işlememiştir; tamamiyle aksine, Türk hükümetleri Çekiç Güç'e git derlerse özellikle Amerika'dan gelecek çeşitli zorluklarla karşılaşabileceğimizden çekinmişlerdir. Kısacası, Çekiç Güç, Batı ve Amerika tarafından değil de, kendi tarafımızdan kendi aleyhimize bir manivela olarak kullanılmıştır.

7) Türkiye topraklarında yabancı bir askeri gücün bulunması Türkiye'nin egemenliğini zedelemez.
Bu tezin sahipleri Çekiç Güç'ün misyonunun Saddam'ı durdurmak olduğu zannıyla düşünmektedirler. Bu kişilere göre Türkiye Saddam'ı durdurmayı kendi askeri gücüyle başaramadığından Çekiç Güç çaresine başvurulmuştur. Ve istendiği an Meclis tarafından bu gücün süresi bitirilebilir.

Oysa bu gücün süresinin Meclis tarafından her an bitirilemeyeceği, partilerin ve liderlerinin muhalefetteyken farklı , iktidardayken farklı tutumlar almasından rahatlıkla anlaşılmaktadır. Halkın % 90'ının karşı çıktığı bu güç meclis istediğinde değil, kendisi uygun gördüğünde gitmek niyetindedir. Türkiye'de bu gücü sanıldığı gibi güle oynaya davet etmemiş, Yahudi lobisinin önemli isimlerinden "Karanlıklar Prensi" Richard Perle'nin dayatmalarıyla "Provide Comfort II" Türkiye'ye yollanmıştır. Gücün Türk Silahlı Kuvvetlerinden habersiz hareket ettiği ve PKK'yla işbirliği yaptığını uzun uzadıya incelediğimiz için tekrar ele almayacağız. Ancak Bölücü bir örgütle işbirliği yapan bir gücün, Türkiye'nin egemenliğini nasıl olup da zedelemediği ve bazı kalemler tarafından hala destek bulabildiği şaşırtıcıdır. Bu güç Irak'ın toprak bütünlüğünü yok etmekte ve de facto Kürt devletinin hamiliğini yapmaktadır.

Kritik Bir Soru: Eşref Bitlis Paşa Neden Öldürüldü?

Çekiç Güç'ün göründüğünden farklı hedefleri olduğunun, hem de oldukça "pis" ve "karanlık" hedefleri olduğunun bir başka göstergesi ise Çekiç Güçe karşı çıkan bazı önemli isimlerin ilginç akıbetleridir. Ortak özellikleri Çekiç Güç'ün gitmesini istemek olan bu kişiler, nedense birbiri ardına "fail-i meçhul" cinayetlerin kurbanı oldular.

Örneğin Hulusi Sayın ve İbrahim Selen. İkisi de korgeneraldi. İkisi de Güneydoğu'da Jandarma Bölge Asayiş Komutanı'ydı... Ve ikisi de öldürüldü. İki emekli korgeneralin ortak yönleri ise Çekiç Güç'e karşı çıkmalarıydı.
Çekiç Güç'ün gitmesi gerektiğini düşünen ve sorunun çözümü yolunda çok önemli bir isim olan Jandarma Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis ise uçak kazası süsü verilen bir sabotaja kurban gitti.

Olayın bir ilginç yönü vardı. Eşref Bitlis'i taşıyan UH-60 helikopteri sabotajla düşürülmeden kısa bir süre önce Kuzey Irak üzerinde Çekiç Güç'e bağlı iki F-15 tarafından taciz edilmiş, düşmekten zor kurtulmuştu. 17 Aralık 1992 günü gelişen olayda, Çekiç Güç uçaklarının Bitlis'i Seladdin kentine götüren helikopteri "yanlışlıkla" taciz etmiş olmaları da mümkün değildi, çünkü Türk makamları tarafından uyarılmışlardı. Birleşik Görev Kuvveti Türk Kurmay Başkanlığı'nın 17 Şubat 1992 tarihli raporunda olayın gelişimi şöyle anlatılıyordu:

Eşref Bitlis'in Kuzey Irak'a uçtuğu sırada AWACS uçağı, bölgede Türk uçaklarının olup olmadığını sordu. Bunun üzerine Mardin radarı uyarıldı. Bölgeye bir adet Türk helikopterinin gittiği ve Güçlü 11 adlı bu VIP helikopterinin Seladdin kentine yol aldığı bildirildi. Durum AWACS'a bildirildi. Buna rağmen Bitlis'in helikopterinin ABD F-15'leri tarafından taciz edilmesi sürdü. AWACS yine uyarıldı, uçuşların durdurulması istendi ama tacizin önüne geçilemedi.

Bu Çekiç Güç tacizinin hemen ardından sabotaj olduğu anlaşılan bir "kaza" ile düşerek yaşamını yitiren Eşref Bitlis, bölge halkını çok iyi tanıyan ve sorunu çözmede katkı sağlayacak ender kişilerden biriydi. Dahası, Bitlis'in en güvendiği kişilerden ikisi, Paşa'nın Güneydoğu'daki özel kadrosunda yer alan iki istihbaratçı, Ahmet Cem Ersever ve Mustafa Deniz de fail-i meçhul cinayetlere kurban gittiler: JİTEM Grup komutanı olan Ersever 1993 Ekiminin son haftasında kayboldu. 5 Kasım 1993'te Ankara'nın Elmadağ ilçesi yakınlarında elleri arkadan bağlanmış kafasında kurşun yarası bulunan bir erkek cesedi bulundu. Kısa bir araştırma sonucu cesetin kimliği tespit edildi: Ahmet Cem Ersever. 7 Kasım 1993'te ise Ersever'in yakın çalışma arkadaşı Mustafa Deniz'in cesedi Bolu yakınlarında karayolu kenarında bulundu.
Eşref Bitlis'in terörle mücadelede başarılı bulduğu Tuğgeneral Bahtiyar Aydın da uzun yaşayamadı. Lice'de Kanas marka profesyonel suikast tüfeği ile açılan ateş sonucu yaşamını yitirdi.

Tüm bu isimlerin ortak yönü, Çekiç Güç'ün bölgedeki varlığına karşı çıkmalarıydı. Eşref Bitlis Kuzey Irak'lı Kürt liderlerle görüşmeler yapar, PKK'nın onların topraklarını kullanmaması yolunda uyarılarda bulunurdu. Çekiç Güç'ün bölgedeki faaliyetlerinden de çok rahatsızlık duyuyordu. Bu gücün PKK'nın hareket alanını genişlettiği yolunda uyarıda bulunmuş ve bu rahatsızlığını da her MGK toplantısında dile getirmişti. Bitlis, yakın çalışma arkadaşlarına da Çekiç Güç'ün mutlaka kontrol altına alınmasını ve bunun için de komuta merkezinin Türk toprakları içine çekilmesi gerektiğini söylemişti. Ama "birileri" fazla ileri gittiğini düşündü.

Derya Sazak'ın 14 Kasım 1993 tarihli Milliyet'teki yazısında belirttiği gibi "Çekiç Güç sanki şeytan üçgeni"ydi, "... ona karşı çıkanları içine çekebiliyor"du. Bu kişilerin bir diğer özellikleri, soruna mümkün olduğunca "barışçı çözüm" bulunması gerektiğini savunmalarıydı. Dağları bombalamakla, bölgedeki savaşı bu biçimde yürütmekle bir şey kazanılmayacağına inanan insanlardı. Bölgeden Amerikan uzantılarının kaldırılmasını ve bölge halkıyla ülke geneli arasında kardeşlik temelinde bir birlik kurulmasını savunuyorlardı. (Nitekim gerçekten de tek çözüm budur.)

Tüm bu seri cinayetlerin birer tesadüf olduğuna inanmak, herhalde biraz fazla bir saflık olurdu. Çekiç Güç'e karşı çıkanları birbir ortadan kaldıran güç, kuşkusuz Çekiç Güç'ü İncirlik'e getiren ve onun kanalıyla bir Kürt devleti kurmak isteyenlerin bir uzantısından başka bir şey olamazdı.

Sonuç

Yazı boyunca incelediğimiz bilgiler bizlere Çekiç Güç'ün, Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurma misyonuna sahip olduğunu, bu gelişmeden Türkiye'nin Güneydoğusunun da bağımsız kalamayacağını, nitekim Çekiç Güç'ün Türkiye'nin güneydoğusunu bölmeyi hedefleyen PKK ile de gizli bir ilişki içinde olduğunu gösteriyor. Çekiç Güç'e karşı çıkanların birbiri ardına yaşamlarını yitirmeleri ise, bu gücün sanıldığından çok daha kirli olduğunu işaret ediyor.
Tüm gerçeklere rağmen Çekiç Güç'ün ülkede kalmasını destekleyenlerin saf olduğunu düşünmek ayrı bir saflık olsa gerek. Özellikle medyadaki Çekiç Güç taraftarlarının tavrını "iyi niyetli saflık" teorisi ile açıklamak mümkün gözükmüyor. Öyleyse neden bir kısım medya ısrarla Çekiç Güç taraftarlığına soyunmuş durumda?

Başta da belirttiğimiz gibi, bu kişilerin sözkonusu tavrı Türkiye'nin stratejik çıkarları hakkındaki kaygılarından değil, ideolojik tercihlerinden kaynaklanıyor. Aynı tavrı Türkiye-İsrail yakınlaşması konusunda gösterdikleri "İsrail muhibliği" misyonuyla da ortaya koyuyorlar. Bu konuda da Türkiye'nin İsrail'e kuyruk olmasını, Türkiye'nin çıkarları açısından değil, "anti-İslami" ideolojik kaygılarından ve bu kaygılara İsrail destekli bir çözüm bulma umudundan dolayı savunuyorlar. Türk-İran ilişkilerinin bozulmasına ve hatta bir Türk-İran savaşının zemininin oluşmasına da yine bu ideolojik tercih nedeniyle ön-ayak oluyorlar.

Pek yakında, Osmanlı'nın son günlerindeki "Efruz Bey" tiplemelerinin doluştuğu "İngiliz Muhibleri Derneği"ni andırır bir "Amerikan-İsrail Muhibleri Derneği" kurarlarsa, hiç şaşmamak gerekiyor.

EK: RP-DYP Hükümetinden Çekiç Güç Atağı

Çekiç Güç'ün Türkiye'ye geldiği günden itibaren birbirini izleyen hükümetler, ortak bir kabul politikası izlemişlerdi. Ancak RP-DYP koalisyonu ile kurulan Erbakan Hükümeti, şartların elverdiği ölçüde bir düzenleme yapmak için inisiyatif kullandı.
RP-DYP hükümeti, Çekiç Güç'ün süresini uzatmak için Amerikalılara önemli şartlar sundu. Eğer bu şartlar yerine getirilmezse, Çekiç Güç'ün süresi bir daha uzatılmayacak:

1- Kuzey Irak'ta Zaho ve Atruş kampları kapatılacak. Bu kamplar sözde BM denetiminde gösterilmesine rağmen fiilen PKK'nın emrinde birer anarşi merkezleriydi.
2- Çekiç Güç hiçbir suret ve şekilde PKK'ya destek sağlamayacak. Zira daha önce mesela ordumuzun Kuzey Irak'taki PKK kamplarına yapacağı hareketleri Çekiç Güç önceden onlara bildiriyor ve kaçmalarnı sağlıyordu. Ayrıca bu tür lojistik ve stratejik deztekler dışında fiilen yiyecek, giyecek malzemeleri ve mühimmat sağladığı biliniyordu.
3- Çekiç Güç'e bağlı jetler günde 50-60 sefer alçak ve uzun mesafeli uçuşlar yaparak hem bölgede huzursuzluk kaynağı oluyor ve hem de özellikle İran'la aramızın açılmasına neden oluyordu. Bundan böyle sabah ve akşam birer sefer dışında bütün uçuşlar kaldırılacak.
4- Çekiç Güç' e ve sivil yardım örgütlerine ait araçlardaki çantalar ve sandıklar Türkiye tarafından açılacak ve kontrole tabi tutulacak. Halbuki bugüne kadar buna müsaade edilmiyordu ve ilaç ve gıda yardımı adı altında PKK'ya silah ve mühimmat taşındığı söyleniyordu.
5- Kuzey Irak'ta, Çekiç Güç dışında "sivil ve gönüllü yardım kuruluşları" adı altında Türkiye aleyhinde faaliyet yapan bütün kişe ve grupların yıkıcı ve bölücü davranışlarından Çekiç Güç sorumlu tutulacak ve bunlardan Türkiye'nin istemedikleri bölgeden çıkarılacak.
6- Irak'ın toprak bütünlüğü kesinlikle korunacak ve bir "Kürdistan" oluşumuna asla göz yumulmayacak. Kuzey Irak'ta sadece Kürtlere değil Türkmenlere de sahip çıkılacak.
7- Irak'a uygulanan ambargonun Türkiye'ye verdiği zarar telafi edilecek.. Ürdün-Irak örneği sınır ticareti başlatılacak.
8- Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı derhal açılacak ve Türkiye'ye en az 200 bin varil petrol verilecek. Bu iki kalemden dolayı Türkiye en az 1.5 milyon dolarlık bir kazanç sağlayacak.
9- Türkiye savaş ve ambargodan dolayı uğradığı zararlara karşılık tazminat alacak.
10- Zaho'daki BM kampına, ABD, İngiltere, Fransa yetkililerinin sayısı kadar Türk subay ve uzmanları gönderilecek ve Çekiç Güç faaliyetleri kontrol altına alınacak ve Türkiye'ye rapor sunulacak.
11- Türkiye'ye daha önce satılan ama kasıtlı olarak teslimi yapılmayan fırkateyn, füze ve diğer teknolojik malzemeler derhal gönderilmeye başlanacak. Ayrıca taahhüt edilen askeri yardımlar da aksatılmayacak.
12- Bu şartlara riayet edilmediği takdirde Türkiye Bakanlar Kurulu kararıyla Çekiç Güç'ün faaliyetlerini istediği anda durduracak.

Kuşkusuz bu şartlar, Çekiç Güç'ün Türkiye'ye verdiği stratejik zararların büyük bölümünü ortadan kaldıracak şartlardır. Eğer önümüzdeki dönemde bunlar uygulamaya konursa, Türkiye'nin güneydoğusundaki sorunun önemli bir sacayağı etkisizleştirilmiş olur. Fakat ABD'nin bu düzenmeleri yapmak için can atmadığı da ortadadır.
Bu nedenle, gelecek aylarda Türk diplomasisini zorlu bir sınava beklemektedir. Çekiç Güç'ün üstteki zararlarını açıkça ortaya koyduktan sonra, Çekiç Güç'ün devamı ancak bu şartların kabul edilmesi halinde kabul edilmelidir. Bu, aktif, akılcı ve tavizsiz bir dış politika uygulamak için iyi bir fırsattır.