31 Mart 2010 Çarşamba

Ortadoğu İlüzyonları ve Türkiye'nin Stratejik Yanlışları


Ortadoğu, jeopolitik dünya coğrafyasının en kompleks bölgesidir. Bölgenin, ya da en azından bölgeyi yakından etkileyen güçlerin sınırları, Fas'dan Afganistan'a, Rusya'dan Orta Afrika'ya kadar uzanır. Özellikle 20 yüzyılın en büyük değeri haline gelmiş olan petrolün bulunmasıyla birlikte büyük bir önem kazanan Ortadoğu, yine yüzyılın başından bu yana dünyanın en istikrarsız, en kanlı bölgelerinden biri olmuştur. Savaş, terör, işgal, katliam, baskı, tehcir gibi terimler, Ortadoğu lisanının alışılımış öğeleridir. Bunun yanısıra, bölgedeki ülkelerin ve diğer dış politika aktörlerinin aralarındaki ilişkiler de son derece karmaşık ve değişkendir. "Düşmanım dostu düşmanımdır" mantığının en çok rağbet gördüğü bölgedir dünyada. Fakat düşmanlar sık sık değişir. Ve tek bir değişim, "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığı içinde birden fazla yeni değişim oluşturur. Hesaplanması çok güç "domino teorileri" gelişir. Bu nedenle, dünyanın en kaygan stratejik zemini Ortadoğu'dadır.

Böylesine kaygan ve değişken bir denklemler zinciri üzerinde dış politika yapmak da, doğal olarak, son derece "tecrübeli", "uyanık", hatta "kurt" olmayı gerektirir. Nitekim bölgeye damgasının vurmuş olan devlet adamları; Kissinger, Ben Gurion, Esad, Begin, Sedat, Yamani, Schultz gibi ve daha yüzlerce "kurt"u içermektedir.

Ancak ne yazık ki, Türkiye, son dönemde izlediği dış politikası nedeniyle, hiç de böylesi bir "kurt" görüntü çizmemektedir. Aksine, Türkiye'nin iki temel stratejik açılım yönünde, yani Balkanlar ve Kafkasya/Orta Asya bölgelerinde ortaya çıkan "acemilik", üçüncü dış politika yönü olan Ortadoğu'da da çok keskin bir biçimde kendini göstermektedir. Dahası, Ortadoğu'da "acemi" olmak, Balkanlar ve Kafkasya-Orta Asya'da acemi olmaktan çok daha tehlikelidir.

Türk dış politika mekanizmasının Ortadoğu'da karşılaştıdığı sorunun, öncelikle bir teşhis sorunu olduğunu söyleyebiliriz; bölgedeki siyasi aktörlerin gerçek hedef ve hesapları teşhis edilememektedir. Belki de bu durumu "görme bozukluğu"ndan ziyade, "ilüzyon" olarak tanımlamak belki daha doğru olabilir. Görme bozukluğu görenle ilgili bir hatanın sonucudur, ilüzyonda ise, birileri var olan gerçekleri kasıtlı olarak size yanlış ya da eksik gösterir.

Türkiye'nin önüne sunulan ve başta medya olmak üzere dış politika ile ilgili çevrelerin önemli kısmı tarafından "yutulan" bu ilüzyonun temel işlevi, Türkiye'yi İsrail'in dış politika vizyonunun bir parçası haline getirmek olmuştur. Bu makalede, bu ilüzyon ile gerçekler arasındaki farkı inceleyeceğiz.

Amerikan-İsrail Objektifinden Ortadoğu Fotoğrafı

Amerikan-Sovyet çatışmasının sona ermesi ve Körfez Savaşı ile Amerikan hegemonyasının görüntüde de olsa tescillenmesinin ardından, Amerika ve İsrail yönetimleri tarafından yeni bir Ortadoğu resmi çizildi. Batı medyasının büyük isimleri ya da "saygın" dış politika gözlemcileri tarafından da onaylanan bu resme göre, Ortadoğu, Soğuk Savaş'ın ardından yeni bir iki-kutuplu sisteme oturmuştu. Bir yanda Amerika'nın uzaktan koordine ettiği ve İsrail'in başını çektiği bir "barış cephesi" oluşuyordu. İsrail'in yanına, Ürdün, Arafat'ın FKÖ'sü, Mısır ve muhafazakar Arap monarşileri ekleniyordu.
Öteki yanda ise tam bir "şer cephesi" kurulmuştu. Bu cephe, üç ülkeden, İran, Suriye ve Bağdat'taki Saddam rejiminden ve bir de ilk iki ülke tarafından desteklenen "terör örgütleri"nden müteşekkildi. (Gerçi Saddam'ın İran ya da Suriye ile arası iyi değildi, ama o da onlarla aynı "barış ve demokrasi karşıtlığı"nı paylaşıyordu).

Aslında bu ikinci cephenin tek daimi üyesi İran ve onun desteğini alan radikal İslami örgütler gibi gözüküyordu. Yapılan yorumlara göre, Saddam'ın devrilmesinin ardından-ki bunun pek yakında gerçekleşeceği öngörülüyordu-Irak da "normalleşerek" öteki "barış cephesi"ne katılacaktı. Suriye ise bazı tavizler ve usta bir diplomasi sonucunda İsrail'le barış yapmaya ve aynı Mısır gibi bir Amerikan müttefiki olmaya ikna edilecekti. Dolayısıyla, geriye bir tek İran kalacaktı, Sovyetler Birliği'nin yok olmasıyla birlikte boşalan "Şer İmparatorluğu" koltuğuna oturabilmek için.

Amerikan ve İsrail yönetimleri, bu yeni iki kutuplu modelin gerçek ve en önemlisi kalıcı olduğunda çok ısrarlı davrandılar. Bir ikinci ısrarları ise, Türkiye'nin de açık bir biçimde birinci cepheye katılması içindi. Belki binlerce kez tekrarlanan bir nakarata göre, "bölgenin yegane iki demokrasisi olan Türkiye ve İsrail'in yakın birer müttefik olmaları" en normal ve en gerekli gelişmeydi.

Bu argümanlarını desteklemek için de, en çok, Türkiye'nin hassas noktası olan terör konusunu kullandılar. Türkiye, 1980'lerin ilk yarısından itibaren giderek ivme kazanan bir ayrılıkçı terör belası ile karşı karşıyaydı. İşte bu yüzden, Amerikan-İsrail ikilisi, terörün en az Ankara kadar Kudüs'ü de rahatsız ettiğini ve gerçek bir çözümün ancak tüm bölgeyi kapsayacak geniş çaplı bir ortak anti-terör politikası ile durdurulabileceğini söylediler. Ankara, kendisine sunulan bu fotoğraf ve bu "çözüm yolu" karşısında, kendisini Amerikan-İsrail ikilisinin oluşturduğu "Yeni Ortadoğu" kavramı ve stratejisi içine oturtmayı en akılcı hareket olarak gördü. Karşılıklı resmi ziyaretlerle olgunlaşan bu yakınlaşma, İsrail ve Türkiye arasındaki Askeri İşbirliği Anlaşması ile de en belirgin meyvesini verdi.

Ancak ilk bakışta makul gözüken bu Ortadoğu fotoğrafı, gerçekleri tam anlamıyla yansıtmıyordu. Bazı detaylar fotoğraftan çıkarılmıştı ve bunlar son derece hayati detaylardı. Dahası, bu fotoğraf çok kalıcı bir pozisyonun resmi gibi gösteriliyor ve Türkiye buna göre davranmak zorunda bırakılıyordu. Oysa, detaylarından yoksun haliyle bile, yalnızca çok kısa bir zaman dilimi için geçerliydi. Fotoğrafın içindeki en yanıltıcı imaj ise, bizzat İsrail'in kendisine ait olan görüntüydü.
Bu nedenle, öncelikle İsrail'in gerçek görüntüsüne bir göz atmak gerekmektedir.

İsrail'in İkili Politika Geleneği

Soğuk Savaş döneminde dünya kamuoyunu meşgul eden konuların biri, Güney Afrika Cumhuriyeti'nde uygulanan ırk ayrımı ("apartheid") politikasıydı. Beyaz azınlığın egemenliğindeki ülkede, siyahlar açıkça parya muamelesi görüyorlardı. Bu nedenle de Güney Afrika uluslararası topluluktan büyük bir tepki görüyordu. BM ve diğer uluslararası kuruluşlar, Güney Afrika üzerinde çeşitli yaptırımlar uyguluyorlardı. Apartheid ülkesi, uluslararası topluluktan "tecrit" edilmiş konumdaydı.
Ancak apartheid rejiminin istikrarlı bir müttefiki vardı ve uluslararası topluluğun baskılarını bu müttefiğin yardımıyla aşabiliyordu. Bu müttefik; apartheid rejimiyle, askeri ilişkiler, istihbarat yardımlaşmaları, ekonomik bağlar, hatta ortak bir nükleer programla bağlı olan İsrail'di.

Fakat, 1980'lerde apartheid'in daha da kanlılaşması ve uluslararası tepkinin daha da şiddetlenmesi üzerine, İsrail bu ittifakı kayıtsızca sürdüremeyeceğini anladı. Ama, ittifaktan vazgeçmek niyetinde de değildi. Bu nedenle ilginç bir politika izlemeye karar verdi: O da Güney Afrika'yı tüm dünya gibi sözlü olarak kınayacak, ancak gerçekte apartheid rejimi ile olan tüm ilişkilerini gizli olarak sürdürecek ve dahası, bu rejimin ayakta kalması için elinden geleni yapacaktı. Bu "ikili politika"nın mimarı ise, o zamanlar yine Başbakanlık koltuğunda oturan Şimon Peres'di. Kudüs İbrani Üniversitesi üyesi olan İsrailli profesör Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection adlı kitabında bu politikayı şöyle özetliyor: "Kamuoyu önünde, İsrail kendisi ve Güney Afrika arasına daha fazla mesafe koymaya çalışacaktı. Gizli cephede ise İsrail Güney Afrika'ya halkla ilişkilerden askeri ve karşı istihbarat önlemlerine kadar her konuda yardım ederek, ırk ayırımının tekrar canlanması için elinden gelen herşeyi yapacaktı..." 

Aslında İsrail, "ikili politika"yı başka yerlerde de uygulamıştı. Aynı Güney Afrika gibi ırk ayrımının acısını yaşayan Rodezya bunun bir örneğiydi. 1965 yılına kadar bir İngiliz sömürgesi olarak kalan ülkede, o tarihten sonra beyaz azınlığın yönettiği bir baskı rejimi kuruldu. Bu rejim dolayısıyla ülkeye Beyaz Rodezya adı veriliyordu. Ancak Ian Smith'in önderliğindeki beyazların bu egemenliği çok sürmedi; 1980 yılında ülkedeki iktidarı siyah çoğunluk ele geçirdi. İşte İsrail, bu Beyaz Rodezya'nın en önemli dostlarından biriydi. Benjamin Beit-Hallhmi'nin deyimiyle, "İsrail'in kendini Rodezya'daki beyaz iktidarın devamına adamıştı."  Ama İsrail dünya kamuoyuna farklı bir görüntü çiziyor ve ırkçı rejime uygulanan yaptırımları desteklediğini açıklıyordu. Irkçı rejimi desteklemek gibi "yüz kızartıcı" bir suçu, çok gizli bir biçimde işliyordu.

Aynı "ikili politika", İsrail-Kontra bağlantısında da uygulandı. Kontralar, Nikaragua'da 1979 yılında diktatör Somoza'yı devrimle indirerek sol bir yönetim kuran Sandinistalar'a karşı ABD'nin örgütlediği aşırı sağcı gerillalardı. İsrail ise en az ABD kadar işin içindeydi. Ancak dünya kamuoyu kontra-İsrail bağlantısını fazla duymadı. Çünkü İsrail resmi olarak, kontralarla herhangi bir bağlantısı olduğunu reddediyordu. Batı medyası da İsrail'in olaydaki rolünü küçük göstermek eğilimindeydi. ABD'li bir istihbarat uzmanı bu konuda şöyle demişti: "İsrailliler gizli bir operasyonun nasıl yönetileceğini çok iyi biliyorlar."  İsrail'in kontra operasyonunu gizli tutmak için kullandıkları bir yöntem de, bu faşist birliklerin eline Sovyet yapımı silah verilmesiydi. Böylece silahların kaynağı ortaya çıkmıyordu.

Tüm bu örneklerin yanında, İsrail'in "ikili politika" geleneğinin en çarpıcı örneği, Sri Lanka iç savaşında yaşanmıştı. Azınlıktaki Tamiller'in içinden çıkan Tamil Kaplanları adlı gerilla grubu ile Sri Lanka hükümeti arasında 1983'ten bu yana süren iç savaşa İsrail de dahil olmuştu. Ancak Yahudi Devleti ilginç bir şey yapıyordu: "Terörizme karşı" Sri Lanka hükümetine silah satıp askeri "know-how" aktarırken, bir yandan de Tamil gerillalarını askeri eğitimden geçiriyor ve silahlandırıyordu!... Öyle ki, Tamillere karşı ülkenin kuzey kıyılarını korumaları için Sri Lanka hükümetine İsrail yapımı Devora hücumbotları satılmış, Tamil gerillaları da hücumbotlara saldırı konusunda Mossad'ın Kfar Sirkin'deki üssünde eğitilmişlerdi! Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, durumu, "İsrail, iki tarafın da üst düzey askeri kuvvetlerini, iki tarafın bilgisi dışında, aynı anda eğitti" diyerek özetliyor.

Bütün bu örnekler, İsrail'in ne denli "çok boyutlu" bir dış politika uyguladığını göstermektedir. Yahudi Devleti, resmi diplomasi boyutundaki görünümünden çok farklı politikaları gizli boyutta yürütebilmektedir. Bir örgütü ya da bir ülkeyi desteklerken, Batılı Yahudi finans merkezleri sayesinde Batı medyası üzerinde kurduğu etkiyi kullanarak bunu gizleyebilmekte, etkili ilüzyonlar yaratabilmektedir.

Hiç bir şekilde "acemi" değil, aksine aşırı derecede "profesyonel"dir. Ve ne yazık ki Türk dış politikasında zaman zaman görülebilen "acemilikler", Yahudi Devleti tarafından çok profesyonelce kullanılabilmektedir.

Ankara'dan ve Kudüs'ten Suriye Fotoğrafları
İsrail'in bu özelliğini göz önünde bulundurarak Türkiye'nin Ortadoğu pozisyonlarını incelediğimizde, ilginç bir tablo ile karşılaşırız.

Bilindiği gibi, Türkiye ile İsrail arasında son bir kaç yıl içinde hızla gelişen "stratejik yakınlaşma"nın "mihenk taş"nı Suriye oluşturmaktadır. Her iki ülkenin de Suriye ile ciddi sorunları vardır ve "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığı ile hareketle ikisi arasında "doğal bir ittifak" olduğu söylenmektedir.

Nedir bu sorunlar? Ankara'dan bakıldığında gözüken tablo şudur: Suriye, Türkiye'nin stratejik düşmanı haline gelmiş bulunmaktadır. İki ülke arasındaki ihtilaf konuları; öncelikle su sorunu, ikinci olarak da Suriye'nin sınır konusundaki revizyonist tavrı (Hatay üzerindeki iddiaları) olarak belirmektedir. Bu nedenle Esad rejimi Türkiye'ye karşı "terör kartı"nı oynamakta, 1980"lerin başından bu yana PKK'yı desteklemekte ve barındırmaktadır. Dahası, su konusunda Türkiye'yi sıkıştırmak için diğer Arap ülkelerini de arkasına almaya, bir "Arap cephesi" oluşturarak bize karşı kullanmak istemektedir.

Kudüs'ten gözüken Suriye fotoğrafı ise şöyle özetlenebilir: Suriye, İsrail'le iki kez (67'de ve 73'te) savaşmış ve Golan Tepeleri'ni Yahudi Devleti'ne "kaptırmış" olan stratejik bir düşmandır. İsrail Golan Tepeleri'ni geri vermedikçe-ki bu İsrail açısından kolay kabul edilir bir hareket değildir-Suriye İsrail'le arasındaki teorik savaş pozisyonunu koruyacaktır. Bu savaşın en etkili yöntemi ise, Suriye'nin Lübnan'daki İsrail karşıtı silahlı direniş örgütlerine İran'la koordineli bir biçimde verdiği destektir.

Görüldüğü gibi, Suriye'nin Türkiye ve İsrail'le olan sorunlarının nedenleri birbirinden tümüyle farklıdır.
Ancak Türkiye-İsrail yakınlaşmasını pompalamak için kullanılan argüman, Suriye'nin "teröre destek verdiği" şeklindeki yuvarlak ve müphem bir söylemden başka bir şey değildir. Sanki Suriye, Türkiye ve İsrail'e karşı aynı "terör"ü körüklüyor ve doğal olarak da bu iki ülke Suriye'ye karşı ittifak yapmalı gibi bir tablo çizilmektedir.
Oysa Şam'dan geçen bu iki "terör" ekseninin yolları birbirinden çok ayrıdır. (Bunlardan İsrail'e yönelik olanının "terör" mü yoksa "direniş" mi olarak tanımlanacağı da ayrı bir tartışma konusudur.)
Dolayısıyla da, bu iki farklı "terör"den birinin sona ermesi, ötekini etkilemeyecektir.

Terörün Bulanık Görüntüsü

Tüm bunlara karşın, İsrail-Türkiye yakınlaşmasını pompalamak için; Şam'dan geçen her iki "terör" ekseninin birbiriyle bağlantılı olduğu ve bu eksenlerin Amerika-İsrail ikilisi tarafından birlikte yok edileceği, dolayısıyla Türkiye'nin elden geldiğince bu ikiliye "yanaşması" gerektiği şeklinde bir tablo çilmiş ve Türkiye'nin önüne konmuştur.
Yaklaşık üç yıllık bir maziye sahip olan bu tablo, Suriye'nin çok yakın gelecekte İsrail ile barış masasına oturacağı varsayımına dayandırıldı. Barış masasında Hafız Esad'ın önüne "terörden" vazgeçme şartı konacak ve böylece kurulacak olan Pax Americana, hem İsrail'i hem de Türkiye'yi bu beladan kurtaracaktı.

Oysa son yıllarda Türk medyasında sık sık gündeme getirilen, özellikle "İsrailseverler" tarafından ısıtılıp ısıtılıp öne sürülen bu argüman, gerçekte "kendi kendini kandırmak"tan başka bir şey değildi. Çünkü İsrail ve ABD tarafından önem verilen "terör", yalnızca İsrail'e yönelik olan silahlı örgütleri kapsıyordu. Türkiye'nin başını ağrıtan terörün, bu ikili için bir önemi yoktu.

Mehmet Ali Birand, 30 Ocak 1996 tarihli yazısında şöyle diyordu:
Suriyeli yetkililer ile yaptığım görüşmelerde duyduklarımı, sonradan Washington ve Ankara'dan da doğrulatınca hayretler içinde kaldım. Meğer biz boş yere bekliyormuşuz... Zira Suriye-İsrail barış görüşmelerinden 'PKK konusu' çıkarılmış. Görüşmelerde yine 'Suriye'nin terör örgütlerine verdiği desteğin bitmesi' ele alınıyor ancak PKK yok. Barış sürecine, sadece İsrail tarafından 'terör örgütü' olarak adlandırılan Filistin Kurtuluş Örgütleri'nin hesaba katılması kararlaştırılmış. 'Eğer PKK'yı da bu listeye alsaydık barış görüşmelerini tamamlayamazdık. Zira PKK artık Türkiye'nin değil, bölgedeki Kürt sorununun da ayrılmaz bir parçası oldu. Kuzey Irak ve bölgedeki Kürt sorununun PKK hesaba sokulmadan çözülemeyeceği anlaşıldı' diyen bir Amerikalı yetkilinin sözleri son derece önemli.

Birand, bu bilgilerin ardından, Ankara'da dış politika belirleyenleri "başlarını biraz kaldırıp, etrafa bakmaya" davet ediyordu. Ancak Birand'ın "başını kaldırmış" olması ve "Kral çıplak!" demesi bile fazla bulunmuş olmalı ki, bir kaç gün sonra aynı sütunda, aslında durumun o kadar da kötü olmadığını, Suriye-İsrail barışı ile PKK'nın da zayıflatılacağını yazmak zorunda kaldı. Buna karşın, Cengiz Çandar devreye girerek, Birand'ın birincisini yumuşatmak için yazılmış olan ikinci yazısı sırasında dezinformasyona kurban gittiğini, telkin altında kaldığını yazacaktı.

Çandar, 23 Nisan 1996 tarihli yazısında ise, şöyle diyordu: "Sizin 'terörizm'iniz, İsrail açısından hiç öncelikli değil. İsrailli yetkililer, bizimkilerin bize anlattıklarının tersine, 'PKK konusunda tavır almalarının niçin mümkün olmadığını' uzun uzun açıkladılar."

Çandar'ın da dediği gibi, İsrail konusundaki gerçekler, "bize anlatılanların tersine" gelişiyordu. Bunun bir diğer örneği, İsrail'den "terör karşı aktif yardım" geleceği söylentileriydi. İsrail ne zaman Bekaa'yı bombalasa, nedendir bilinmez, Türk medyasındaki İsrailseverler, "İsrail PKK'yı da bombaladı" diye bir haber ortaya attılar. Ancak her seferinde bunun gerçek olmadığı, İsrail'in yalnızca kendi işine baktığı ortaya çıktı. (Aynı şey, Gazap Üzümleri Operasyonu sırasında da yaşandı.) Dahası, ne zaman Türk ve İsrailli yetkililer arasında bir görüşme olsa, bir resmi ziyaret gerçekleşse, "İsrail Türkiye'ye PKK konusunda istihbarat yardımı yapacak" söylentileri yayıldı ve medyanın belirli kalemleri de bunu ballandıra ballandıra yazdılar. Ancak yine her seferinde bunun aslı olmadığı anlaşıldı.

Kısacası, İsrail'in Türkiye'nin terör sorununun çözümüne katkıda bulunmak gibi bir pozisyonu hiç olmadı. İsrail-Türkiye yakınlaşmasının temel argümanı olarak gösterilen bu beklenti, gerçekte bir ilüzyondu.

Ancak bunların üzerine şu tür bir argüman öne sürülebilir: İsrail'in bizim terör sorunumuzla uğraşması zaten beklenen bir şey değildir. Hiç bir ülke, bir diğeri için kendisini ilgilendirmeyen işlere bulaşmaz. Ortaklık, "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığı üzerine kurulacaktır. Suriye'nin İsrail tarafından, PKK'yla ilgisi olmayan nedenlerden bile olsa, "sıkıştırılması", Türkiye'nin yararına olacaktır.

Eğer İsrail'in Suriye'yi "sıkıştırması" her hangi bir şekilde Türkiye'yi olumsuz bir biçimde etkilemeyecek olsaydı, üstteki argüman belki kabul edilebilirdi. Oysa İsrail, Suriye konusunda Türkiye'ye karşı "ikili politika" geleneğinin yeni örneklerini geliştirmektedir.
Batı Kudüs'ün özellikle muhtemel bir İsrail-Suriye barışı ile ilgili olarak geliştirdiği ikili politika, Yahudi Devleti'nin Sri Lanka'daki iki yüzlü müdahalesini hatırlatır bir biçimde tehlikelidir.

İsrail-Suriye Barışı İçin "Sulu" Hesaplar

İsrail'in yazının başında değindiğimiz ikili politika geleneği, Ortadoğu'daki "barış" rüzgarının bir parçası olarak Türkiye'ye karşı da geliştirildi. 1992 yılında iktidara gelen İşçi Partisi tarafından geliştirilen bu çift yönlü strateji, bir yandan Türkiye'nin Suriye'ye karşı bir baskı aracı olarak kullanılmasını, öte yandan da Suriye'nin su sorununda İsrail'den gizli bir destek görmesini öngörüyordu.

Türkiye'de yaygın kanı, Suriye'nin terör örgütünü su için desteklediği, İsrail'le barış yaptığında terörden vazgeçeceği, bu nedenle de dolaylı olarak İsrail'in su konusunda Türkiye'nin yanında olduğu şeklindeydi.
Oysa aksine, İsrail su konusunda Türkiye'ye karşı Suriye ile aynı safta yer aldı.

İsrail ile Suriye'nin "su ittifakı", Golan Tepeleri'nden doğdu. İsrail, 1967 Savaşı'nda bu tepeleri işgal ettikten sonra bir daha geri vermemişti. Bunun iki nedeni vardı; Golan Tepeleri'nin askeri yönden önemli bir mevki oluşu ve tepelerdeki su kaynakları. İsrail-FKÖ barışının ardından gündeme gelen İsrail-Suriye barış planı ise, Yahudi Devleti'nin Golan'ı geri vermesini gerektiriyordu. Ancak Yahudi Devleti, bunun için iki şart öne sürüyordu; Golan'ın gerekirse Barış Gücü askerleri ile çevrelenerek İsrail'i askeri yönden tehdit eden bir mevzi olmaktan çıkarılması ve daha da önemlisi Golan'daki su kaynaklarının İsrail'e ait olmaya devam etmesi.

Kısacası İsrail, içinde bulunduğu şiddetli su ihtiyacı nedeniyle, Golan'ı verse bile, Golan'daki suyu vermek istemiyordu. Ancak yine büyük bir su sorunu yaşayan Suriye'nin böylesi bir su kaybına ikna olması zor gözüküyordu.
İşte bu noktada bir başka formül devreye girdi; Türkiye formülü!.. Eğer Türkiye, Fırat'tan Suriye'nin istediği gibi daha fazla su bırakırsa, Suriye de Golan'daki suyu İsrail'e gönül rahatlığı ile bırakabilecekti.

Aslında "Türkiye formülü" yalnızca İsrail-Suriye barışı için de geçerli değildi. Türkiye'nin Fırat'tan aşağıya daha fazla su bırakması, etrafındaki Arapların suyunu gasp eden ve bu nedenle de onlarla sürekli bir su kavgası içinde olan İsrail'i başka yönlerden de rahatlatacaktı. Kudüs'teki İbrani Üniversitesi profesörlerinden Hillel Shouval durumu şöyle özetliyordu:

Türkiye Suriye'ye daha fazla su verirse, Suriye de Ürdün'e Yarmuk ırmağından daha fazla su akıtabilecek. Ürdün'ün sulama imkanları artınca da Ghor kanalından Filistinlilere yılda yüz milyon metreküp su sevketmesi mümkün olacak. Türkiye'nin bu süreçte oynayacağı dolaylı rol budur.

Hürriyet yazarı Zeynep Göğüş, İsrailli uzmanlarla yaptığı görüşmelerin ardından bu tehlikenin farkına varmış ve henüz 1993 Ekiminde şu satırları yazmıştı:
Türkiye üzerindeki su basıncı bir süredir hissedilir biçimde artıyor. İsrail, özellikle Filistin'le barış sürecinin başlamasından bu yana, Fırat'ın sularından Suriye'nin daha fazla yararlandırılmasını istediği izlenimini uyandırıyor. İsrail-Suriye barış pazarlığında Fırat'ın suları da bir kart olarak masaya gelebilecek. İsrailliler, Suriyelilerden başka alanlarda taviz koparabilmek için 'Fırat'ın sularından daha fazla yararlanmanız için sizin tarafınızı tutuyoruz' diyebilecekler. 

1993'te "ihtimal" olarak gözüken bu tehlike, İsrail-Suriye barışının ufukta gözüktüğü 1995'te gerçeğe dönüşmeye başladı. İsrail'in Suriye ile olan flörtü, "Türkiye formülü"nü yeniden gündemin zirvesine oturttu. Ancak İsrail, yine kendisini perde arkasında tutmak istiyordu. Bu nedenle, Suriye, 1995'in son günlerinde arkasına Arapları alarak atağa geçti. Önce 27 Aralık 1995'te Şam'da bir Arap zirvesi yapıldı ve Türkiye'yi su konusunda uyaran bir deklarasyon yayınlandı. Bir kaç gün sonra da Suriye Türkiye'ye aynı konuda bir nota gönderdi. Yüzeysel bir bakış, diğer Arap ülkelerinin desteğini arkasında bulan Suriye'nin Türkiye'ye karşı harekete geçtiği yorumu yapabilirdi.

Oysa Suriye'ye cesaret veren güç, yalnızca diğer Arap ülkeleri değildi. Hafız Esad, her şeyden önemlisi, İsrail'den ve onun lobilerinden destek buluyordu. Fatih M. Yılmaz, 3 Ocak 1996 tarihli Milliyet'te yayınlanan "Suriye-İsrail Gizli Su İttifakı" başlıklı haberinde şunları yazmıştı:

Fırat'ın sularının paylaşımı konusunu bazı Arap ülkelerini de arkasına alarak son günlerde sürekli gündeme getiren ve Türkiye'yi köşeye sıkıştırmaya çalışan Suriye'nin bu girişiminin arkasında İsrail'in de bulunduğu belirtildi. Dışişleri Bakanlığı'nda Fırat ve Dicle'nin sularının paylaşımı konusunda hazırlanan bir raporda, İsrail'in işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri'nde kendisi için son derece önem taşıyan su kaynakları bulunduğu ve bunları hiçbir şekilde elden çıkarmak istemediği vurgulanarak, "İsrail Suriye'nin Golan'daki kaybının Fırat'tan verilecek fazla suyla kapatılmasını istemektedir" deniliyor... Uluslararası camiada Türkiye'ye yönelik baskıların arttığına dikkat çekilen raporda, "bu baskıların kaynağına inildiğinde karşımıza İsrail çıkmaktadır. 'Su, savaşa neden olabilecek bir anlaşmazlık konusudur', şeklindeki tezin arkasında Kahire ve Tel Aviv vardır" deniliyor.

İşte Türkiye'ye sürekli dostluk ve işbirliği mesajları yollayan İşçi Partisi hükümetinin gerçek politikası buydu. 1980'lerde Güney Afrika'ya karşı uygulanan "ikili politika"nın da mimarı olan Şimon Peres, bu kez de Türkiye'ye karşı bir "ikili politika" geliştirmişti. Suriye'den çektikleri yüzünden İsrail'den destek uman ve destek vaadiyle İsrail'in "yedeğine" alınan Türkiye, İsrail-Suriye barışı için el altından "kazıklanacak"tı. Bu barış, Türkiye'nin terör sorununa hiç bir şekilde yardımcı olmadığı gibi, üstüne üstlük, su sorununda da Suriye'ye büyük avantaj sağlayacaktı.

Ancak Türk basınındaki, akademik çevrelerindeki ya da dış politika üretim merkezlerindeki "İsrailseverler", bu gerçekleri ustaca görmezlikten gelerek, su sorununun ardındaki "İsrail-Suriye ittifakı"nın daha fazla hissedilmesini engellediler. Çünkü İsrail'e yakınlaşmak, onlar için, Türkiye'nin stratejik çıkarları açısından değil, asıl olarak ideolojik yönden gerekliydi. "Dünya görüşleri"nin temelini oluşturan anti-İslami içgüdüler, ancak dünyanın en önemli anti-İslami gücü olan İsrail'le bütünleşerek tatmin edilebilirdi.

İsrail'in ilüzyonu, sözkonusu İsrailseverlerin de katkılarıyla birleşince, ortaya Türkiye-İsrail Askeri İşbirliği Anlaşması çıktı. Bunun hemen ardından da, Şimon Peres'in giderayak Türkiye'ye verdiği son "hediye" geldi. İsrail uçaklarının bir kısmı Konya'da uçarken, diğer kısmı ile yapılan "Gazap Üzümleri" Operasyonu. Ya da, diğer bir deyişle, yüz kızartıcı bir suç ortaklığı.

Gazap Üzümleri ya da İsrail'e Suç Ortağı Olmak

Ortadoğu'nun şiddetli bir "İran yanlısı silahlı örgütler-İsrail" çatışması yaşadığı sırada, birden bire bir İsrail-Türkiye Askeri İşbirliği Anlaşması "oluşuverdi". Bu anlaşmanın içeriği, hatta varlığı bile pek kimse tarafından bilinmiyordu. İmzalanmasından 10 gün sonra, 6 Nisan tarihinde Milli Savunma Bakanı Oltan Sungurlu, "anlaşmanın gizlilik derecesini bilmiyorum, açıklama yapamam, zaten anlaşmanın içeriğinden de habersizim" diyordu. Aynı şekilde Dışişleri Bakanı da konudan habersizdi.

Anlaşmanın sonradan öğrenilen içeriği ise, Türkiye'den çok İsrail'e avantajlar sağlıyordu. İki ülkenin birbirinin hava sahasını askeri eğitim uçuşları için kullanabilecekleri öngörülmüştü, ama Türkiye'ninkinin 20'de 1'i etmeyen İsrail hava sahasının bizim için pek bir değeri olamazdı. Buna karşın, İran'a, Suriye'ye ve Irak'a sınırları olan Türkiye'nin hava sahası, İsrail için çok değerliydi. Anlaşma, ayrıca, İsrail gizli servislerine Türkiye üzerinden İran ve Suriye hakkında istihbarat faaliyeti yürütme şansı da veriyordu.

Kısacası anlaşma asıl olarak İsrail için karlıydı ve Türkiye'de de pek kimsenin haberi olmadan yapılmıştı. Bundan tek bir sonuç çıkıyordu: İsrail, nasıl olmuşsa olmuş, Türkiye'yi bir "olup bitti" ile kendisine yakınlaştıracak bir anlaşma ile bağlamıştı. Türkiye'de biraz "kim imzaladı"ya giden anlaşma, İsrail tarafında özenle ölçüp-biçilmişti.

İsrail'in anlaşmayı çok usta bir zamanlama ile gerçekleştirdiği kısa süre sonra ortaya çıktı. Yahudi Devleti, İsrail işgaline karşı Güney Lübnan'da üstlenen Hizbullah örgütüne karşı Gazap Üzümleri adını verdiği askeri operasyonu başlattı. Bu operasyonun nedeni, çoğu yorumda belirtildiği üzere, Şimon Peres'in seçim yatırımıydı.

Aslında operasyonun bunu da aşan gizli bazı amaçları vardı: Bunların en önemlilerinden biri, uzun vadede İsrail'in Güney Lübnan'daki "güvenlik kuşağı"nı daha genişletmek ve böylece bölgedeki su kaynaklarının tümünü ele geçirmek için "ön hazırlık" yapmaktı. Ön hazırlığın yolu ise İsrail'in uzmanlaştığı bir yöntemdi; "depopülasyon".

Ele geçirilmek istenen su kaynaklarının en önemlisi, kuşkusuz Lübnan'ın en önemli nehri olan Litani'ydi. İsrail, 1982'deki Lübnan işgalinden sonra oluşturmuş olduğu "güvenlik kuşağı" ile Litani'nin bir kısmına ulaşmıştı. O tarihten bu yana da sürekli Litani'den su çekiyor, bir başka deyişle suyu gasp ediyor. Gazap Üzümleri'ndeki gizli amaç ise, güvenlik kuşağını daha da büyüterek Litani'nin tümüne ulaşmaktı. İsrailliler, operasyonun başında, Lübnan yönetimine Litani nehrinin güneyinde kalan tüm yerleşim bölgelerinin boşaltılması için ültimatom verdiler. Operasyonlarda ise en çok Litani'nin güneyi vuruldu. Böylece İsrail, bu bölgede yaşayan 400 bin sivili zorla göç ettirmeyi ve Litani'nin suyunu tümüyle gasp etmeyi hesapladı. Bunun yanında, diğer bazı küçük su kaynakları da İsrail'in hedefleri arasındaydı. İsrail yanlısı Güney Lübnan Ordusu Radyosu'na 16 Nisan günü demeç veren bir İsrailli yetkili, "Ordu, operasyonlarını Awali ile Zahrani nehirleri arasındaki bölgeye genişletmek istiyor" demişti.

Kısacası, İsrail hükümeti Gazap Üzümleri'yle birden fazla kuş vurmayı hedefliyordu; Şimon Peres'in de gerektiğinde şahin olabileceğini göstererek yaklaşan seçimlerde puan toplamak, İsrail'in geleneksel hedefi haline gelmiş olan Litani'nin güneyinde "depopülasyon" uygulamak ve Hizbullah'ı askeri yönden zayıflatmak.

Ancak kuşkusuz bu operasyon gayrı meşru, hatta "terörist" bir operasyondu. İsrail, sivilleri bombalıyor, yüzbinlerce insanı göçe zorluyor, hukuka aykırı olarak oluşturduğu "güvenlik kuşağı"nı daha da genişletmek, daha doğrusu işgal ettiği bölgeyi büyütmek istiyordu. Buna karşı-ABD hariç- kısmen uluslararası topluluğun, asıl olarak da Arap ve İslam dünyasının şiddetli tepki göstereceği ise açıktı.

İşte Gazap Üzümleri'nin bu tepkiyi ateşlediği günlerde, İsrail'in savaş uçakları Konya'da sortiler yapıyorlardı. Türkiye, Arap ve İslam dünyasının nefretini üzerine çekmiş olan İsrail'e, kendi hava sahasında askeri uçuşlar yaptırıyordu. İran basını, "Türkiye sayesinde İsrail sınır komşumuz oldu" diye yazıyordu. Güney Lübnan'da dolaşan Türk gazetecileri ise, "İsrail işbirlikçisi Türkiye"den oldukları için Hizbullah'ın antipatisiyle karşılaşıyorlardı.
Tüm bunlar olurken, İsrail Büyükelçisi Zvi Elpeleg, Dışişleri Bakanı Emre Gönensay'a "Araplara karşı sıkı dur" mesajı veriyor, Gönensay da "İsrail ile ilişkilerimiz kimseyi ilgilendirmez" gibi son derece gayrı-diplomatik bir lisanla sivri çıkışlar yapıyordu.

Kısacası İsrail, ince bir zamanla ile Gazap Üzümleri'nden kısa bir süre önce hazırladığı, ancak bu tarafta "kim imzaladı"ya giden stratejik anlaşma ile, Türkiye'yi "suç ortağı" haline getiriyordu. Türkiye, "acemiliğinin" sonucunda, Yahudi Devleti'nin bu profesyonel manevrası ile Ortadoğu'daki tüm manevra kabiliyetini kaybediyor, "İsrail'in kuyruğu" olarak boy göstermeye başlıyordu.

Şimon Peres'in giderayak attığı son "kazık", bu oldu. İsrail'de seçim zamanı geldiğinde; Türkiye, "Yeni Ortadoğu" ilüzyonuna safça inanarak kendisini İsrail'in "suç ortağı" haline getirmiş ve İsrail'le yakınlaşmakla umduğu sonuçların hiçbirine ulaşamamış, dahası Suriye'nin İsrail vizeli su baskılarıyla karşı karşıya kalmış bir ülke görüntüsündeydi.

Likud İktidarının Sonuçları

İşçi Partisi iktidarı döneminde Türkiye'nin önüne konan ilüzyon, işte bu şekildeydi. Türkiye, "Ortadoğu'da iki cephe var, biri barış öteki şer cephesi" masalları ile İsrail'in arkasında saf tutmaya yöneltilirken, o "şer cephesi"nin Türkiye açısından en önemlisi olan Suriye, İsrail'le örtülü bir işbirliğine hazırlanıyordu. "Yeni Ortadoğu"nun en önemli aşamalarından biri sayılan İsrail-Suriye barışı, Türkiye açısından bu tür bir tehlike ve "arkadan vurma" içeriyordu.

İsrail'deki 29 Mayıs seçimlerinden sağcı Benjamin "Bibi" Netanyahu'nun ve Rafael ("Raful") Eitan'lı, Ariel ("Arik") Şaron'lu kadrosuyla Likud hükümetinin galip çıkması ise, "Yeni Ortadoğu" ilüzyonunu sona erdirmekle, Türkiye'nin içine girdiği stratejik facianın boyutunu daha iyi bir biçimde açığa vurdu.

Netanyahu'nun yeni Ortadoğusu, kendisini "İsrail müttefiki" olarak tescillemiş olan Türkiye'yi daha da zor durumda bırakacak gelişmelere gebe görünüyor. Likud'un programı; işgal altındaki topraklardan çekilmemeyi ve üstüne üstlük Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim birimlerini geliştirmeyi; İsrail tarafından "gasp" edilmiş olan Doğu Kudüs'ü tartışma bile konusu yapmadan sahiplenmeyi ve hemen her konuda eskisine göre çok daha sert ve tavizsiz bir dış politika üslubu geliştirmeyi öngörüyor. Bu tür bir İsrail'in 1980'lerde olduğu gibi uluslararası topluluk ve özellikle de tüm İslam dünyası tarafından kınanan bir ülke haline geleceğini kestirmek güç değil.

Bu durum, Gazap Üzümleri ile Türkiye'nin sırtına binen "İsrail'in suç ortaklığı" yükünü daha da artıracaktır. Sonuçta, tüm Arap ve İslam dünyası tarafından dışlanma tehlikesiyle yüz yüze kalacak olan Türkiye, kendisine destek olarak sadece İsrail'i bulabilecektir. Uyguladığı ikili politikalarla istediği zaman Türkiye'yi rahatlıkla arkadan vurabilecek olan İsrail'i...
Eğer Netanyahu barışçı bir dış politika izler de, barışın en önemli anahtarı olan Suriye ile masaya oturursa, durum Türkiye açısından yine tehlikelidir. Çünkü, Rabin-Peres yönetimi sırasında geliştirilen "Türkiye'nin suyu üzerinden barış" formülü, Netanyahu'nun da "barış" yöntemi olacaktır.

Bunların yanında, İsrail'in, İşçi Partisi iktidarından, hatta çok daha öncesinden gelen ve Likud yönetimi tarafından da kesintisiz sürdürülecek olan bazı dış politika tercihleri ve stratejileri de vardır ki, Türkiye'nin stratejik çıkarları ile ciddi bir biçimde çatışmaktadırlar. Bunların biri, Kuzey Irak sorunudur.

Sonuç
Türkiye'nin İsrail'e "kuyruk" haline getirilmesinin en büyük zararı, Türkiye'nin gereksiz yere dış politikada "cephe"ler açmasıdır. Türkiye, kendi şartları gereği açmış olduğu "cephe"lere, bir de "İsrail hatırı"için yeni "cepheler" eklemek zorunda bırakılmaktadır çünkü.

İran bunun en belirgin örneğidir. İran, resmi ideolojisini beğenin beğenmeyin, güçlü ve etkili bir devlettir. Ancak uluslararası bir tecrit altındadır. Bu nedenle dış dünyaya açılmak için "kapı"lara ihtiyaç duyuyor. En iyi "kapı" ise Türkiye'dir. Dolayısıyla Türkiye ile çatışmaya girmek, İran'a bir şey kazandırmaz.

Türkiye için de İran'la iyi ilişkiler geliştirmek yararlı. Zaten Suriye ile açılmış bir "cephe" var. Kuzey Irak başlı başına bir sorun. Bunun yanında bir de İran'la çatışmanın hiç bir anlamı yok. Hem İran, Türkiye'nin Orta Asya'daki Türki Cumhuriyetlerle ilişki kurabilmek için geçebileceği tek mümkün yol (öteki alternatif, yani Rusya, zaten konu dışı). Hem Rusya, hem de İran'la kavgalı bir Türkiye, nasıl "Orta Asya'da nüfuz alanı" hesapları yapabilir?...

Türkiye, İsrail ile "işbirliği" yaparken, daha doğrusu "İsrail'in kuyruğuna" takılırken, Suriye ile arasındaki su ve terör sorunlarına bir çözüm ummaktadır. Oysa, incelediğimiz gibi, İsrail bu konularda Türkiye'ye yarar değil, zarar getirecek stratejilere sahiptir. Türkiye'nin böylesi boş bir hayal uğruna, İsrail istiyor diye, İran'a karşı "cephe" açması, büyük bir stratejik yanlış olacaktır. Kuzey Irak'ta etkisi giderek artan İran'ı, Kürtlerle olan bu ilişkisini Türkiye'nin aleyhine çevirmeye yöneltmenin akılcı bir politika olmadığı ortadadır.

Tüm bunların yanında, Türkiye'nin İsrail'le olan yakınlaşması onu tüm İslam dünyasının gözünde giderek "İsrail'in suç ortağı" haline getirmekte, Türkiye'nin itibarını, inanırlığını, ağırlığını hızla eritmektedir.

Türkiye, bu yanlıştan bir an önce vazgeçmeli, Ortadoğu'da "aktif tarafsızlık" ilkesine uygun bir politika izlemelidir. Kendisini hiç bir gücün "kuyruğu" haline sokmamalı, gerektiğinde her ülkeyi kınayabilmelidir.

Eğer Gazap Üzümleri sırasında Türkiye, silik ve sessiz bir "suç ortağı" profilini çizmek yerine, İsrail'in uyguladığı terörü kınayabilseydi, tüm Ortadoğu'da ağırlık ve itibar kazanırdı. Bu tür bir Türkiye, İsrail ile Lübnan arasında arabuluculuk bile yapabilirdi. Ama dizginlerini İsrail'e teslim etmiş, dolayısıyla müstakil bir politikası olmayan bir ülke olarak kimse tarafından ciddiye alınmadı.

Çözüm, bir an önce "acemi"likten kurtulmaktır. Türkiye profesyonellerin at oynattığı Ortadoğu'da ancak o zaman bir etki alanına, itibara ve ağırlığa sahip olabilir.

Yoksa, bölgede yüzyıllarca barış ve istikrarın kaynağı olan Osmanlı'nın mirasını hergün biraz daha eritmeye devam edecektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder