Rusya ve Türkiye arasındaki ilişkiler araştırılmadan önce Rusya'nın dış politika anlayışını etkileyen faktörlerin iyi analiz edilmesi gereklidir.
Bir kara ülkesi olan Rusya, kuruluşundan bu yana sürekli olarak sınırlarını genişletmek ve kendisine açık kapı sağlayabilecek denizlere ulaşmak ihtiyacı hissetmiştir. Öte yandan, başka ülkelerin kendisine karşı daimi sınırlama politikaları izlediği paranoyası içinde olan Rusya, bunları bertaraf edecek karşı-manevralar uygulamıştır.
Hem yayılma isteği hem de yayılmacılar tarafından yenilme fobisinin getirdiği bu motivasyon ile, Rusya 18. yüzyıl başında sınırlarını Baltık Denizi'ne kadar ulaştırmıştır. 1721 tarihinde ise "Rusya İmparatorluğu"nu ilan ederek bir "kıta devleti"ne dönüşmüştür. Rusya, kıtaya egemen olacak stratejik bir bölgede kurulduktan sonra dış politikasını kıtanın tümünü ele geçirmek üzerine inşa edecektir. Bir yandan kıtayı paylaşan sınırdaş devletleri nötralize edecek böylece görece bir güvenliğe ulaşana kadar genişleme isteği sürdürecektir. Bundan sonra gelen aşama ise kıtaya en yakın bölgenin denetimi ya da en azından buralarda dost hükümetlerin işbaşına gelmesini sağlamaktır.
Bu dış politika anlayışına göre Rusya kendi güvenliğini dört ana bölgeye nüfuz edebilme gücüyle eşdeğer tutmuştur. Bu bölgeler Balkanlar, Baltık Ülkeleri, Kafkaslar ve Orta Asya Havzası'dır.Ruslar tarih boyunca bu bölgelerde karşı karşıya geldikleri ülkeler ile sürekli çatışma içinde olmuşlardır.
Tabii bunların başında Osmanlı İmparatorluğu gelir. Ruslar ile Osmanlılar son üçyüz yıl içinde dokuz büyük savaş ve çok daha fazla sayıda çatışma yaşamışlardır. Bunun en önemli nedeni Rusya'nın sıcak denizlere inme hedefinden kaynak bulan yayılmacı politikasıdır. Bu hedefinin karşısında Osmanlı'yı bir engel olarak görmüş, bu durum iki tarafı zaman zaman karşı karşıya getirmiştir. Rusya Boğazlar'a sahip olmayı kendi varlığının devamı için hayati sayarken, Osmanlı da Rusya'nın bu isteğini bir tehdit olarak görmüş, yeni ittifak arayışları ile durumu dengelemeye çalışmıştır. Çar I. Alexandre "coğrafya benim Boğazlar'a sahip olmamı emrediyor; eğer Boğazlar başkasının elinde ise, kendi evimin sahibi sayılmam imkansızdır" sözleri Rusya'nın Boğazlar'a bakış açısının kısa bir ifadesidir aslında... Dinci filozof ve şair Vladimir Solovyev'in "bizim milliyetçiliğimiz Türkiye ve Avusturya'yı yıkmayı, Almanya'yı bölmeyi ve İstanbul'u ve imkanlar elverirse, Hindistan'ı ilhak etmeyi arzular..." ifadesi ise, Rus yayılmacılığının nihai hedefini ortaya koymaktadır.
Moskova'nın İstanbul'a duyduğu ilginin bir başka temelini İstanbul Patrikhanesi'nin Rus kiliseleri ile olan ilişkisi oluşturmaktadır. 15. yüzyılda Rus ruhani çevrelerince "Moskova-III. Roma" fikrinin kabulü Moskova'nın "Tsar'grad"a özel önem vermesine neden olmuştur.Daha sonraları siyasi bir boyut kazanacak bu ilgi nedeniyle Moskova, dış politikasını "İstanbul'un alınması" üzerine inşa edecek ve "İstanbul'un zaptı" Rus politikasının ana unsurunu oluşturacaktır. Çünkü "Moskova-III. Roma" fikrine göre I. Roma ve II. Roma (Konstantinopolis) batmıştır. "Teslis" kuralına göre her kutsal şeyin "Üç" olması gerektiğinden, III. Roma "Moskova" olacaktır. Sonuçta da "Moskova-III. Roma" vaktiyle her iki "Roma" gibi dünyaya hakim olacaktır. Bunun neticesinde Rusya Bizans'ın halefi olacak ve Ruslar da İstanbul'u zaptedeceklerdir.
93 Harbi öncesinde Fuat Paşa, Rus yayılmacılığına dikkat çekmiş, bunun Moskova'nın kaçınılmaz yazgısı olduğunu söylemiş özellikle Rusya'da demiryollarının inşasından sonra bunun daha da artabileceği tespitinde bulunmuştu. Savaşın ardından Ruslar Ayestefanos'a kadar dayanmışlardı.
Bundan sonraki dönemde Rusya'da kanlı bir iç savaş oldu. Lenin'in savaş komiseri Leon Troçki'nin Kızıl Ordu'su Sibirya'da, Baltık Bölgesi'nde, Kırım ve Ukrayna'da düşmanlarını yenilgiye uğrattı. Lenin ülkenin kontrolünü ele geçirdikten sonra 1922'de ilk komünist hükümetle, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ni kurdu. Devrimi gerçekleştiren Bolşevik liderlerden bazıları Almanya'ya karşı bir "devrim savaşı" çıkarmayı arzu ettilerse de Lenin ve onu destekleyen hizip "gelecekteki muharebelere yeterince hazırlanabilmek" için bir "nefes alma aralığı"na gerek olduğunu savunarak geri çekilme tezini savundular.
Rusya 1921 yılından 1930'a kadar "barışçı mücadele" dönemi başlattı. Bolşevikler dünya devrimi söylemlerine ara verip, barış antlaşmaları imzalayarak dikkatlerini ülke içine yönelttiler. Türkiye'yle de yine bu dönem içinde dostça ilişkiler kuruldu. İki ülke arasında 16 Mart 1921'de Moskova Antlaşması, 1925'te Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması imzalandı. 1929 yılında ise 1925'teki antlaşmaya eklenen protokolle kapsam genişletilerek iki komşu devletin birbirlerine haber vermeden bölgelerindeki başka devletler ile antlaşmalar yapmaması sağlandı.
Öte yandan 1936 yılında Montreux Konferansı sırasında Türkiye, Sovyetler'e karşı denge politikası amacıyla İngiltere ile yakın ilişkiler kurdu. İkinci Dünya Savaşı yaklaşırken ise Mihver Devletleri'nin olası saldırılarına karşın, daha önce ikili anlaşmalar yaptığı İngiltere ve Fransa ile bir ittifak imzalamak istemişti. Ancak Ankara, 1929 protokolü gereğince Sovyetler Birliği'nin de aynı oluşumda yer alması için temasa geçtiğinde, Stalin'in Almanya ile anlaştığını öğrenecek, Türk-Rus ilişkileri çıkmaza girecek ve tesis edilmiş dostluk ve işbirliği anlayışı bozulacaktı.
Böylece I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından doğan Türk-Rus (Sovyet) yakınlaşması, II. Dünya Savaşı'na kalmadan sona erdi. II. Dünya Savaşı'nın ardından ise, Türkiye, Sovyetler Birliği'nin ciddi tehditlerine maruz kaldı. Sovyetler'in, Boğazlar'da ve Kars-Ardahan üzerinde istekte bulunması ve 1925'te imzalanmış olan Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması'na 1945'te son verilmesi Türkiye'nin Rusya'ya olan güvenini tam olarak yok etti. Bu esnada ABD, ünlü "Kuşatma Planı" (Containment Plan) çerçevesinde Truman Doktrini'ni ilan etmişti. Bu doktrinin uzantısı olan Marshall Planı'da bu ülkelerin ekonomik istikrarın sağlanması açısından daha sonra uygulamaya kondu.
Dünya açık bir biçimde iki kampa ayrılıyordu ve Türkiye tercihini Batı'dan yana koydu. O andan Soğuk Savaş'ın sonuna kadar geçen süre boyunca da, Türk-Amerikan ilişkilerindeki bazı küçük çaplı "yo-yo"lara rağmen, bir ABD müttefiki ve dolayısıyla Moskova karşıtı olarak stratejik pozisyonunu korudu.
Ancak Soğuk Savaş birden bire sona erdi; hem de ani bir biçimde.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder